Genna Anadolu yollarında…
Genna MCG olarak, geçtiğimiz ay hem beraber çalıştığımız dostlarımıza ziyarette bulunmak hem de markaların üretim yerlerini incelemek için Anadolu yollarına düştük. İstikamet Konya, Karaman ve Kayseri’ydi. Durak yerleri Selva Gıda, Duru Bulgur ve Kent Baharat… Üç gün süren gezi boyunca fabrika gezdik; markalarımızla ilgili elimizdeki bilgileri güncelledik; yöresel lezzetleri tattık; yeni yerler keşfettik ve dostlarla hasret giderdik.
Aslında tek bir minibüse binip güle oynaya yollara düşmekti bir amaç. Diğeri de minibüsü mobil ofis yapıp, şamata aralarında kendimizi işe vermek, iş arasında da şamata yapmaktı… Böylece gezi dolayısıyla işler aksamamış olacaktı. Ama ne yazık ki, kiralanan minibüsün mülteci kamyonetlerini aratmaması nedeniyle, daha konforlu çalışma ve şamata ortamlarında seyahat edebilmek için ajans başkanlarımız A. Selim Tuncer ve A. Uğur Alparslan’ın araçları ile bir şirket aracına dörder kişi doluşarak vurduk kendimizi yollara. Bizi İstanbul’un çıkışındaki gişelere kadar ‘idare eden’ minibüse, kentin kapısında elveda dedik.
Sabah saatlerinde İstanbul’dan üç araçla yola çıktık. Erken kalktığımızdan ve hiçbir şey yemeden yola çıktığımızdan, kahvaltı yapacağımız mola yerine varmayı sabırsızlıkla bekledik. Yola çıkarken ağzımıza lokma koymadık, çünkü kahvaltıyı günler öncesinden planlamış ve üzerinde epeyce konuşmuştuk. Ve o iple çekilen kahvaltıyı Adapazarı’nda yaptıktan sonra Ankara’ya kadar durmadan devam ettik. Başkentteki benzin molasından sonra ilk durak Konya idi.
Üç günlük yolculuk bize; çalıştığımız marka ve ürünler hakkında yerinde incelenerek tazelenen ve pekişen bilgiler, yöresel lezzetleri yerinde tatma fırsatı, unutulmayacak anılar ve tabii ki bol bol yemekten kaynaklanan kilolar kazandırdı. Biz de ajans olarak bu gezileri daha sık yapmaya ve Anadolu’nun başka şehirlerini de keşfetmeye karar verdik.
Konya
Bütün gün bize eşlik eden az bulutlu hava, Konya’da yerini akşam güneşine bıraktı. Mevlana’nın kenti bize ılık bir hoş geldin dedi. Kente ulaştığımızda, Selva Reklam ve Halkla İlişkiler Uzmanı Can Bozyokuş, bize konaklayacağımız Bera Otel’e kadar rehberlik etti. Akşam yemeğinde Selva Yönetim Kurulu Üyesi Osman Baydar’ın davetlisi olarak, Konya’nın geleneksel lezzetlerini en saf haliyle tadabileceğimiz Akyokuş Restaurant’taydık. Bütün ekip, kahvaltıdan sonra yol boyunca, akşam yemeğinde Konya muftağının tadına doya doya bakabilmek için yemek yemediğinden, epey acıkmıştı. Konya’nın etli ekmeği, böreği, fırın kebabı, bamya çorbası, adını hatırlayamadığımız envai çeşit kebabı ve birbirinden lezzetli yemeği bize öyle bir keyifli geldi ki, çoğumuz doyduğumuz halde, bu keyfi sürdürmek için yedikçe yedik (Sadece biz değil, Konyalılar da düğünlerde, saatlerce sofradan kalkmaz, her bamya çorbası geldiğinde yemeğe baştan başlar ve tüm yemekleri defalarca yerlermiş.).

Yemek sonrası, Konya’nın en iyi nargilesi için Akçakonak’a gittik. Akçakonak, Kadınlar Pazarı civarında, Cıvıloğlu Camisi’nin hemen yanındaki eski bir Konya evinin restore edilmesiyle kente kazandırılmış önemli bir mekan. Zaten, o bölgedeki geleneksel mimariye sahip tüm yapılar restorasyona alınmış. Ahşaptan yapılma Akçakonak’ın bize ayrılan özel odasında nargilelerimizi fokurdatıp çaylarımızı yudumlarken sohbeti koyulaştırdık. Keyfi tamamlayınca, yol yorgunluğunu atmak için otelimize geçtik. Ne de olsa, ertesi gün bizi yoğun bir program bekliyordu.
Ertesi gün, kaldığımız otelde yaptığımız kahvaltıdan hemen sonra Selva makarna fabrikasındaki turumuz başladı. Selva Genel Müdürü Mehmet Karakuş, Pazarlama Müdür Yardımcısı Ahmet Nurullah Güler, Satış Geliştirme Sorumlusu Fatih Akınerdem ve Selva ekibi bizi hem gezdirdi hem de üretimle ilgili bilgilendirdi. Üretimin tüm aşamalarını yerinde izleyerek makarna, durum buğdayından tencerede pişirdiğimiz hale nasıl geliyor, gördük.

Fabrika turunun hemen ardından Konya’nın kalbindeki Kule AVM’de bulunan SelvaSefa’da Selva’nın özel tarifleriyle hazırlanan birbirinden nefis yemekler, çiçeklerle bezenmiş şık bir sofrada bizlere sunuldu. Şefin, farklı Selva çeşitlerini “bizim usul” yemeklerle sentezleyerek hazırladığı lezzetler, damağımızda unutulmaz tatlar bıraktı. SelvaSefa menüsü, Selva’nın “bizim usul makarna” söyleminin, şık ve iştah açıcı sunumlarla önümüze servis yapılmış haliydi.


Bu keyifli öğle yemeğini, Mevlana ziyareti takip etti. “Ne olursan ol, yine gel” diyen büyük mutasavvıfa selam verip, ona olan gönül borcumuzu ödedik. Hemen yanı başında uyumakta olan dervişleri de unutmadık elbette. Ve dervişleri sessizce selamladıktan sonra, güneşin altın rengine boyadığı Konya Ovası’nın kucağından Karaman’a doğru uzandık.
Karaman
Karaman’da adres, Duru Bulgur’du. Anadolu’nun bu sakin, sevimli ve huzurlu kenti bizi ılık ve güneşli bir havada karşıladı. Duru Bulgur Reklam ve Halkla İlişkiler Müdürü Ziya Duru ve Genel Müdür Emin Duru eşliğinde Duru Bulgur fabrikasını heyecan içinde gezdik. Fabrikanın en üst katından, yani buğdayın silodan üretime yükseldiği aşamadan, soframızda pilav, köfte veya kısıra büründüğü haline gelene kadar geçtiği tüm aşamaları birer kat inerek inceledik. Üretim sürecinin ne kadar meşakkatli olduğunu öğrendikten sonra, bulgurla yapılmış yemeklere olan bakışımız değişti adeta. Duru’nun özel tasarım taş değirmenlerinde öğütülen bulgurunun, soframızda hak ettiği değeri görmediğini anladık ve her yemekten sonra annelerimize ve o yiyeceklerin soframıza ulaşmalarını sağlayanlara şükranlarımızı daha çok sunmamız gerektiği konusunda hemfikir olduk. Duru Bulgur ile yapılan pilavın, kısırın, köftenin ne çok keyif verdiğini hatırlayarak, Duru Çiftliği’ne gittik.



400 büyükbaş hayvanın yaşadığı çiftlikte, hava kararmak üzere olduğu için fazla vakit geçiremesek de çiftliğin sakinleri olan inekler, atlar ve köpekleri uykuya dalmadan önce görme fırsatımız oldu. Hatta, süt vermek için sağımhanede disiplinli bir şekilde sıraya girmiş olan inekleri de neşeyle izledik. Daha uzun vakit ayırabileceğimiz ve çiftliği daha detaylı inceleyebileceğimiz başka bir ziyerette bulunma sözü vererek, Yönetim Kurulu Başkanı İhsan Duru’nun davet ettiği akşam yemeği için fabrikaya döndük. Fabrikanın tertemiz ve sevimli yemekhanesinde Duru Bulgur’un başbaşı bulguruyla hazırlanmış olan pilav da dahil, çeşit çeşit yemeğin buluştuğu sofra bizi bekliyordu. Zeytinyağlılar, ızgara sebzeler, çiftlik hayvanlarının sütünden elde edilen yoğurtla peynir, yufka ekmek ve yine İhsan Bey’in bizim için çiftlikten getirttiği iki kuzudan yapılan kebaplar… Önce gözümüzü doyuran bu ziyafet, midemize de fazlasıyla hitap etti ve sohbetin de eşlik ettiği o büyülü sofradan, Karaman kebabının tadı hala damağımızdayken kalktık ve Kayseri’ye ulaşma hedefiyle Karaman’dan ayrıldık.
Kayseri
Kayseri’de kaldığımız Hilton Otel’e vardığımızda saat gece 1:30’du. Yoğun geçecek son günümüz için odalarımıza çekildik.
Sabah saatlerinde, uzun bir kahvaltı keyfinin ardından adres, Kent Baharat fabrikasıydı. Kent Baharat Dış Ticaret ve Halkla İlişkiler Uzmanı Aysun Demirci Yıldız, otelden fabrikaya kadar bize eşlik ettikten sonra Yönetim Kurulu Başkanı Osman Bayrak bizi karşıladı ve bu iki dostumuzla beraber insanın içine sıcaklık dolduran ve iştahını açan baharat kokulu üretim yerini ve depoları gezdik. Mis kokular içinde yaptığımız ziyaret sonrası, Kayseri’nin yöresel tatlarını deneyimlemek üzere, Osman Bey’in davetini geri çevirmeyerek Kaşık-la Restaurant’a gittik. Mantısıyla ünlü Kayseri’nin tüm yemeklerinin tadına baktık; mantısına bayıldık. Pastırmasını doyasıya yedik; sucuk içini keyifle kaşıkladık ve yine yemeklerden büyük bir haz almış vaziyette sofradan kalktık.


Kayseri’ye kadar gelip de Erciyes’e çıkmamak olmazdı. Osman Bey ve Aysun Hanım rehberliğinde, araçlarımızla 2100 metre yükselerek kayak pistlerinin, otellerin ve telesiyejin bulunduğu yere ulaştık. Programımızda yer almamasına ve kar olmamasına rağmen, telesiyejin çalıştığını görünce yukarı çıkmaya karar verdik (Kar yok dediysek, hiç yok demedik elbet. Derler ki, borcunu ödemek istemeyenler, “Erciyes’in karı eriyince ödeyeceğim” dermiş.). Telesiyej bizi yaklaşık 400 metre daha yükseltti. Temiz havanın ve yüksekte olmanın keyfini çıkardığımız noktada, Kayseri aşağıda, bulutların altında kalmıştı. Bir tarafta da uçsuz bucaksız platolar uzanıyordu. Erciyes’in karlı zirvesi ise 500 – 600 metre yukarıdan bize gülümsüyor, ama sanki “O kadar yükseldiniz, hala bana ulaşamadınız.” der gibi bakıyordu.


Sonbahar giysilerimiz içinde ve çok da üşümeden çıktığımız yükseklerden, üşüyerek indik. Çünkü, çıkarken bizi ısıtan güneş, artık zirvenin arkasına saklanmıştı ve karasal iklimin keskin ayazı çökmeye başlamıştı etrafa yavaş yavaş. Neyse ki, telesiyejde bizlere verilen battaniyeler titrememizi engelledi; anı fotoğraflarımızı çektirir çektirmez, ayazı daha fazla yemeden, çıkarken sırtımızı döndüğümüz enfes göl ve dağ manzarasını izleye izleye indik aşağı. İçimizi ısıtan birer bardak çayımızı içtik ve Osman Bey’in büyük nezaket göstererek bizler için özel olarak hazırlattığı pastırma ve sucuklarımızı alarak İstanbul için dönüş yoluna çıktık.


Yorumunuz gönderiliyor...
Yorum yazın