Sinirler çoğu zaman haklı olarak telgraf telleriyle karşılaştırılmışlardır. Bu tür bir tel, kimi zaman güçlü, kimi zaman daha zayıf ya da bazen ters yönde olmakla beraber niteliksel açıdan başka farklılıklar taşımayan aynı türdeki elektrik akımını aktarır. Ancak bu tele ait uçların bağlandığı farklı farklı aygıtlara göre telgraf mesajları gönderebilir, zil çalabilir, maden ocaklarını patlatabilir, demiri mıknatıslaştırabilir, ışık üretebiliriz, vb. Benzer durum sinirler için de söz konusudur. Sinirlerde oluşturulan ve sinirler tarafından iletilen uyarı durumu her yerde… hep aynıdır.
Devam »
Muzaffer Katolik iktidarı Cordoba Camisi’ni istila edince orada bulunan bin sütunun yarısını kırdı ve caminin içini acı çeken azizlerle doldurdu. Cordoba Katedrali bugün onun resmî ismi, ama hiç kimse onu bu isimle anmıyor. Orası bir cami. Ayakta kalan sütunlardan oluşan bu taştan sütunlar ormanı, içinde Allah’a yakarmak yasak olsa da, bir Müslüman mabedi olmayı sürdürüyor. Kutsal bir alan olan tören merkezinde kocaman bir çıplak taş var. Papazlar onu orada bırakmışlar. Dilsiz olduğunu düşünmüşler.
Devam »
Galileo, insan dilinin temel niteliğini ve onun en önemli özelliğini, yani “sınırsız düşünceler zincirini dile getirmek için sınırlı sayıda araçların kullanıldığını” fark eden ilk kişidir herhalde. Dialogo adlı yapıtında Galileo, insanların “altı üstü yirmi dört tanecik harfin kâğıt üzerine farklı şekillerde yan yana dizilmesiyle en gizli düşüncelerini ifade etmelerini sağlayan bir iletişim aracının keşfini” hayranlıkla anlatmaktadır. Galileo, “Bu keşif insanoğlunun en büyük buluşudur ve Michelangelo’nun yapıtlarıyla kıyaslanabilir” demektedir. (…) Galileo’nun ölümünden kısa bir süre sonra Port Royal’li filozof-dilbilimciler, “düşüncelerimizi ve ruhumuzun çeşitli kımıldanışlarını dile getirmemizi sağlayan ifade sonsuzluğunu, aslında zihnimizde olup bitenlerle hiçbir benzerliği bulunmayan 25 ya da 30 sesle” kurmayı sağlayan bir aracın “müthiş buluşundan” söz ettiler. “İfadelerin sonsuzluğu”, doğal sayıların sonsuzluğuna benzeyen farklı bir sonsuzluktur. (…) Galileo’nun ve ondan sonrakilerin tanımladığı haliyle dil, şu anki kavrayışımızın ötesine geçen yollardan ilerleyen biyolojik evrimin bir ürünü olarak “muhteşemliği”nden hiçbir şey kaybetmemiştir.
Devam »
Önce piponun kendisi şöyle diyebilir: “Burada gördüğünüz şey, benim oluşturduğum ya da beni oluşturan bu çizgiler; evet bütün bunlar, hiç kuşkusuz sizin sandığınız gibi bir pipo değildir, ama öteki pipoyla, gerçek olduğunu ya da olmadığını, doğru ya da yanlış olduğunu hiç bilmediğim ve bakınız, benim yalın ve yapayalnız bir andırış olduğum tablonun tam üstündeki öteki pipoyla düşey bir andırış bağıntısı içinde bulunan bir desendir.”
Devam »
Fotoğraf, tam anlamıyla göndergenin fışkırmasıdır. Oradaki gerçek bir bedenden çıkan ışınım en sonunda burada olan bana değer; aktarımın süresi önemsizdir; yitik varlığın fotoğrafı, bir yıldızın geciken ışınları gibi bana dokunur. (…) Her fotoğraf orada bulunmanın bir sertifikasıdır. Bu sertifika, ‘fotoğraf’ın icadının görüntüler ailesine getirdiği yeni bir utançtır. Bir insanın tasarladığı ilk fotoğraflar ona tıpkı bazı resimler gibi gelmiş olmalıdır; oysa o yine de değişmekte olan bir şeyle yüz yüze olduğunu biliyordu; onun bilinci, aynı “bu vardı” ektoplazmı gibi her türlü andırım dışında karşılaşılan nesneyi saptamıştır: Ne görüntü, ne de gerçeklik. Gerçekten yeni bir varlık; artık kimsenin dokunamayacağı bir gerçeklik.
Devam »
“Hem bizim bahçedeki hem M. Swann’ın bahçesindeki bütün çiçekler, Vivonna Nehri’nin nilüferleri, köyün iyi yürekli sakinleri, onların küçük evleri, kilise, bütün Cobray ve civarı şekillenip hacim kazandı, bahçeleriyle bütün kent çay fincanından dışarı fırladı.”
Devam »
Kendini tanıştırdı: Şişman, geniş, ağzı ateş dolu. “Adım Franklin,” dedi. “Yoksa Benjamin Franklin misin?” diye sordum. “Hayır, yalnızca Franklin ya da Francolino. İtalyan malı bir sobayım ben. Olağanüstü bir buluş sayılırım. Ama öyle aman aman ısıtmam çünkü.” “Evet, bunu biliyorum,” dedim. “Çok güzel adları olan sobaların tümü olağanüstü buluşlardır, ama pek iyi ısıtmazlar. Ben de onları çok severim. Hayran olmaya değer onlara. Ama söylesene Franklin! Nasıl olur da bir İtalyan sobası bir İngiliz adı taşır? Biraz garip değil mi bu?” “Niye garip olsun ki? Gizli yasalar vardır, bilmiyor musun? Doğada da bir sürü gizli yasa var. Bu da bağlantılar ve bağlantılara ek olarak kullanılan dille ilgili gizli bir yasa. Korkak halkların yürekliliği göklere çıkaran halk ezgileri vardır. Sevgi nedir bilmeyenlerin de sevginin yüceliği üzerine yazılmış tiyatro yapıtları. Biz sobaların da durumu böyle. Genellikle İtalyan malı bir sobanın adı İngilizce, Alman malı bir sobanınki de Yunanca olur.
Devam »
Şef garson bir hayır jestiyle masanın başında bitiverdi ve yüksek sesle uzun şişe su listesini okudu. Müşteriler, Kaliforniya’da tanınmayan ve bazıları şişesi yedi dolara olan bu yabancı markaları tattılar. Yemeklerini yerken çoğunu denediler. Brezilya ormanlarından Amazonas onlara çok güzel geldi, Pirenelerden İspanyol markaları da harikaydı, ama en iyisi Fransız Eau du Robinet idi.
Devam »
İnsanı, bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan hiçbir şey yoktur. İnsan kendisine değen şeyi görmek ve tanımak, en azından sınıflandırmak ister. Yabancı herhangi bir şeyle fiziksel temastan her zaman kaçınma eğilimindedir. Karanlıkta beklenmedik bir dokunuşun sebep olduğu korku, paniğe kadar varabilir. (…) İnsanların, etraflarında yarattıkları bütün mesafelerin nedeni bu korkudur. (…) Hırsız korkusu yalnızca soyulma korkusu değildir, aynı zamanda karanlığın içinden aniden uzanan beklenmedik bir elden duyulan korkudur. (…) İnsan bu dokunulma korkusundan yalnızca kitle içinde kurtulabilir. Korkunun, karşıtına dönüştüğü tek durum budur.
Devam »