Yaratıcılık eksikliği, “yeti” anlamıyla “meleke” yoksunluğu meselesi değildir. Yaratıcı olup olmamak; düşünüp düşünmemek, çalışıp çalışmamak, öğrenip öğrenmemek, çabalayıp çabalamamak, kaygı duyup, merak duyup duymamak kadar basit bazı ikilemlerin içinden zor olanlarını seçmeye, sürdürmeye bakar ki “tekrarlamayla kazanılan alışkanlık” anlamında “meleke” haline geldiğinde zorla kolay yer değiştirecektir zaten.
John Updike’ın sözüyle, “Yapan doğrusunu veya daha iyisini yapma kaygısı duyduğunda her etkinlik yaratıcı hale gelir.” Gelebilir.
Kurallara uyarak yaratıcı olunmaz, yaratıcılık kurallara uymak değildir, farkında olmadan kural haline gelmeye uğraşmaktır ki mezara da gidebilir kişiyle; belki bir yol olduğu söylenebilir ancak nihai olarak fark edilme beklentisiyle varılabilecek bir hedef değildir.
Yaratıcılık, eski köye yeni adet getirmektir. İcat çıkarmaktır. Delilik de denir bazen; bazen çılgınlık. Çılgınlık, farkında olunmayan yılgınlıktan yeğ tutulmalıdır.
Eloğlu, “köyün cadısı” der. Bizde “köyün delisi” diye geçer. Zordur köyün delisi olmak. Kimse olmak istemez ama o kimse değildir zaten. Başkadır; başkasıdır.
Başkalaşmak, başkalarından başka biri olmak anlamında zordur. Oysa başkalarına benzemek, bebeklikteki reflekslerle beslenmiş bir kolaylığa sahiptir ve biz buna taklit etmek deriz. En akıllılarımız, bebek benliğinin keşif gereksinimi hariç diğer özelliklerini hayatları boyunca sürdürebilenlerin arasından çıkar. Keşif gereksinimi ise, ebeveynler ve temasa maruz kalınan “diğerlerinden” hazır gelen yargılar sayesinde gereksinim olmaktan çıkar, hayat boyunca verilen kararların çoğuna, “keşif hükmünde önyargılar” yön verir.
Kendi olamayan, başkalarını taklit eder. Herkesin birbirini taklit ettiği bir köydeki genel geçer rolleri iyi benimsemiş kimseler, büründükleri kişiliği kendileri zannedecek kadar ileri gitmişlerdir ki, o köyün en akıllıları onlardır. Daha az akılla mütecehhiz olanlar ise gerektiği anda değiştirebilecekleri maskeler takarlar. Maskelilerin yabancılığında yaşanan yabanlığı, delilik tatlarından nasiplenmemiş yavanlıkla ama yamanlık farzıyla sürdürürler.
Akıl, bulaşıcıdır; delilik değildir. Akıl, akıllıların hafızasından beslenir; delilerin hafızası vardır ama deliliğin hafızası yoktur.
George Bernard Shaw, bunu “Akıllı kişi kendini dünyaya uyarlar; akıllı olmayan ise dünyayı kendine uyarlamakta direnir. Dolayısıyla bütün gelişme akıllı olmayana bağlıdır.” şeklinde ifade etmiştir; “akıldan” umudu keserek.
Aslında ortak akla dokunabilme yeteneği, ittirildiği derinlikle göreceli olsa da her insana sunulmuş bir lütuftur; ama kolaycılık görülebilene sığınmayı gerektirdiğinden, böyle yapanlara yanaşıp bundan uzaklaşanları doğrudan “başka” görmek tercih edilir. Ayrışma böyle başlar insanın akıllısıyla delisi arasında. Anlamadığını anlamaya çalışmak yerine daha en başından reddetmekle.
Safları terkedip bir adım öne çıkanlar yalnız hissetmelidir kendilerini, akılları başlarına gelmelidir –saflarından memnun akıllıların akıllarınca; ama düşünürken başvurdukları kalıplar, bir adım öne çıkabilmişlerin yalnızlığın kendisini bile değerleştirebilecekleri sonucuna varmalarına izin vermez. Böyle düşünüldüğünde, kimsenin kimseyi umursamadığı bir toplum düzeyine ulaşmış olmak kimseyi şaşırtmamalıdır.
Safları hizada tutabilmek için, sırada kalmak için birbirlerini ittirip kaktıranlar ve o saflardan uzakta duran ve aralarındaki boşluğu sınırsız hareket alanı olarak kullanabilenlerden oluşan uçlu insan düzeyidir bu bir anlamda; bir ucu gelişmeye ayak dirediğini bile fark etmeyenlerden mürekkep.
Gidip gelmeler başlar, tutup bırakmalar ara sıra, ve evrensel aklın örümcek ağlarını ağırlığıyla göreceli olarak çekebildiği hızda, gidilebilen yere kadar gidilecektir, ne saflar geçer saflıklarından, ne de saf dışı kalmışlar yer çekmeyen boşluklarından.
Her insan yaratıcıdır, çünkü ta kendisidir, tam da iç içedir. Yaratılanın yaradandan gelen ateşin altını harlı tutmasıdır yaratıcılık.
Sözün bizi getirdiği yer, –hoş, bizler onun “yanmak” fiilini başka anlamda kullandığını biliyor olsak ta– kelime hoşluklarının anlam boşluklarını doldurmasına bağışlanası bir pişkinlikle, Nazım Hikmet’in şu sözünü de aklımıza düşürmüyor değil:
“Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…”
Devam »