http://www.gennaration.com.tr/wp-content/themes/press

İnternet her yerde, ama “sahibi” kim?

Son zamanlardaki gözde tartışma konularından biri web’in ölüp ölmediği! Wired dergisinin patronu ve “The Long Tail”in vizyoneri Chris Anderson, “Web ölüyor, yaşasın internet!” diyerek tartışmayı başlattı! Wired da bu “ölüm ilanını” bir grafik eşliğinde yayımladı.

Cisco kaynaklı bu grafiğe göre web ve P2P hacmi düşerken internette video mevcudiyeti artıyordu. Ama ünlü teknoloji sitesi BoingBoing, yine Cisco verilerine dayanarak, bu grafiğin internet trafik artışını hesaba katmadığını söyleyerek ve rakamları güncelleyerek yeni bir grafik ortaya attı.

Buna göre web ve P2P hacmi de ciddi bir yükseliş içindeydi; ama video kadar değil. Wired’ın grafiği gerçek toplam yerine, bir dikey eksen olarak toplam içindeki payları gösteriyordu. Gerçek toplama baktığımızda web büyümesinin yavaşladığını söylemek doğru değil; yalnızca P2P paylaşımı ve video mevcudiyetinin daha büyük bir hızla büyüdüğünü söylemek mümkün ki bu ikisi de zaten web içinde gömülü… Ayrıca, her şeyi hacime ve bant genişliğine bağlamak da pek doğru görünmüyor. Bu ölçüt, internet büyümesini ölçmek için anlamlı olsa da tüketimi ölçmek için uygun değil; çünkü harcanan zaman, yatırılan para, yapılan iş, elde edilen gelir gibi bileşenleri ıskalıyor. 50 MB’lık YouTube videosunun 5 MB’lık Wired makalesinden daha anlamlı bir büyüklük olduğunu iddia etmek kolaycılık olur. (daha fazla…)

Devam »

31 Ağustos 2010, ÖZGÜR UÇKAN (0 Yorum)




Ha Şenyuva Sitesi ha internet sitesi!

İnsanlık tarihinde iş bölümünün başlamasıyla birlikte “uzmanlaşma” süreci de başlamış oldu. Hayatımızı hem kolaylaştırmak hem de güzelleştirmek için bazı ihtiyaçlarımızı uzmanlar marifetiyle karşılarız. Mesela kendi evimizi kendimiz inşa etmez, öncelikle bir mimari tasarım hizmeti alarak başlarız işe… Evimiz, içine oturabilecek hale gelinceye kadar birçok başka uzman da girer devreye. Bazı işlerimizde ise, eğer çok özel amaçlarımız yoksa uzmana ihtiyaç duymayız.

Mesela, bir Anadolu köyünde bir genç kız, çeyiz koleksiyonu için üreteceği birçok dantel işini geleneksel tevarüs yoluyla öğrenmiştir ve işini profesyonel bir yardım almadan gerçekleştirir. Yarattığı eser ise, kendi sınırları içinde değerlendirildiğinde, eleştirilemeyecek ölçüde “güzel”dir. Bir müzik eseri eleştirilebilir, ama bir türkü bildiğiniz gibi bundan muaf tutulabilir; eleştirilmekten çok, analiz edilir. Gündelik eşyadan mimariye, bahçecilikten kılık kıyafete, süsleme sanatlarından takılara kadar birçok tezahürü bu gözle değerlendirebilirsiniz. (daha fazla…)

Devam »

31 Ağustos 2010, A. SELİM TUNCER (0 Yorum)




Quo Vadis internet?

Zaman akıp gidiyor! 2010´un ilk yarısını geride bırakmışken gerek Türk internet kullanıcılarının alışkanları gerekse internet reklam sektörü olgunlaşıyor. Biraz soluklanıp durum değerlendirmesi yapmak için birkaç açıdan Türk internet sektörüne “Quo Vadis?” diyelim mi? Reklam harcamalarına, sektördeki ilerlemelere ve gelen dış yatırımlardaki trende ve bir de interneti benimseme hızıyla hep gurur duyduğumuz tüketicimizin son durumuna kısaca göz atalım.

İnternet reklam harcamalarıyla başlayalım. Kriz, dijital iletişimcilere bir nebze yaradı mı nedir? Pazarlama yatırımlarının en hızlı şekilde satışa dönüşmesinin kritikleştiği bu dönemde, hedefe odaklanabilen ve hesap verebilen mecra olarak internet, yıllık hacmini yaklaşık iki katına çıkarmış durumda. (daha fazla…)

Devam »

31 Ağustos 2010, MELTEM ÖZÇELEBİ (0 Yorum)




İnsana mahsus yaratıcılık

Yaratıcılık eksikliği, “yeti” anlamıyla “meleke” yoksunluğu meselesi değildir. Yaratıcı olup olmamak; düşünüp düşünmemek, çalışıp çalışmamak, öğrenip öğrenmemek, çabalayıp çabalamamak, kaygı duyup, merak duyup duymamak kadar basit bazı ikilemlerin içinden zor olanlarını seçmeye, sürdürmeye bakar ki “tekrarlamayla kazanılan alışkanlık” anlamında “meleke” haline geldiğinde zorla kolay yer değiştirecektir zaten.

John Updike’ın sözüyle, “Yapan doğrusunu veya daha iyisini yapma kaygısı duyduğunda her etkinlik yaratıcı hale gelir.” Gelebilir.

Kurallara uyarak yaratıcı olunmaz, yaratıcılık kurallara uymak değildir, farkında olmadan kural haline gelmeye uğraşmaktır ki mezara da gidebilir kişiyle; belki bir yol olduğu söylenebilir ancak nihai olarak fark edilme beklentisiyle varılabilecek bir hedef değildir.

Yaratıcılık, eski köye yeni adet getirmektir. İcat çıkarmaktır. Delilik de denir bazen; bazen çılgınlık. Çılgınlık, farkında olunmayan yılgınlıktan yeğ tutulmalıdır.

Eloğlu, “köyün cadısı” der. Bizde “köyün delisi” diye geçer. Zordur köyün delisi olmak. Kimse olmak istemez ama o kimse değildir zaten. Başkadır; başkasıdır.

Başkalaşmak, başkalarından başka biri olmak anlamında zordur. Oysa başkalarına benzemek, bebeklikteki reflekslerle beslenmiş bir kolaylığa sahiptir ve biz buna taklit etmek deriz. En akıllılarımız, bebek benliğinin keşif gereksinimi hariç diğer özelliklerini hayatları boyunca sürdürebilenlerin arasından çıkar. Keşif gereksinimi ise, ebeveynler ve temasa maruz kalınan “diğerlerinden” hazır gelen yargılar sayesinde gereksinim olmaktan çıkar, hayat boyunca verilen kararların çoğuna, “keşif hükmünde önyargılar” yön verir.

Kendi olamayan, başkalarını taklit eder. Herkesin birbirini taklit ettiği bir köydeki genel geçer rolleri iyi benimsemiş kimseler, büründükleri kişiliği kendileri zannedecek kadar ileri gitmişlerdir ki, o köyün en akıllıları onlardır. Daha az akılla mütecehhiz olanlar ise gerektiği anda değiştirebilecekleri maskeler takarlar. Maskelilerin yabancılığında yaşanan yabanlığı, delilik tatlarından nasiplenmemiş yavanlıkla ama yamanlık farzıyla sürdürürler.

Akıl, bulaşıcıdır; delilik değildir. Akıl, akıllıların hafızasından beslenir; delilerin hafızası vardır ama deliliğin hafızası yoktur.

George Bernard Shaw, bunu “Akıllı kişi kendini dünyaya uyarlar; akıllı olmayan ise dünyayı kendine uyarlamakta direnir. Dolayısıyla bütün gelişme akıllı olmayana bağlıdır.” şeklinde ifade etmiştir; “akıldan” umudu keserek.

Aslında ortak akla dokunabilme yeteneği, ittirildiği derinlikle göreceli olsa da her insana sunulmuş bir lütuftur; ama kolaycılık görülebilene sığınmayı gerektirdiğinden, böyle yapanlara yanaşıp bundan uzaklaşanları doğrudan “başka” görmek tercih edilir. Ayrışma böyle başlar insanın akıllısıyla delisi arasında. Anlamadığını anlamaya çalışmak yerine daha en başından reddetmekle.

Safları terkedip bir adım öne çıkanlar yalnız hissetmelidir kendilerini, akılları başlarına gelmelidir –saflarından memnun akıllıların akıllarınca; ama düşünürken başvurdukları kalıplar, bir adım öne çıkabilmişlerin yalnızlığın kendisini bile değerleştirebilecekleri sonucuna varmalarına izin vermez. Böyle düşünüldüğünde, kimsenin kimseyi umursamadığı bir toplum düzeyine ulaşmış olmak kimseyi şaşırtmamalıdır.

Safları hizada tutabilmek için, sırada kalmak için birbirlerini ittirip kaktıranlar ve o saflardan uzakta duran ve aralarındaki boşluğu sınırsız hareket alanı olarak kullanabilenlerden oluşan uçlu insan düzeyidir bu bir anlamda; bir ucu gelişmeye ayak dirediğini bile fark etmeyenlerden mürekkep.

Gidip gelmeler başlar, tutup bırakmalar ara sıra, ve evrensel aklın örümcek ağlarını ağırlığıyla göreceli olarak çekebildiği hızda, gidilebilen yere kadar gidilecektir, ne saflar geçer saflıklarından, ne de saf dışı kalmışlar yer çekmeyen boşluklarından.

Her insan yaratıcıdır, çünkü ta kendisidir, tam da iç içedir. Yaratılanın yaradandan gelen ateşin altını harlı tutmasıdır yaratıcılık.

Sözün bizi getirdiği yer, –hoş, bizler onun “yanmak” fiilini başka anlamda kullandığını biliyor olsak ta– kelime hoşluklarının anlam boşluklarını doldurmasına bağışlanası bir pişkinlikle, Nazım Hikmet’in şu sözünü de aklımıza düşürmüyor değil:

“Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…”

 

Devam »

31 Ağustos 2010, ALİ RİZA ESİN (0 Yorum)




Balerin garson

Kankayla her Cuma buluşup hep aynı yere gidiyorduk. Denize nazır, nispeten sakin bir yer.

O Cuma azıcık insan içine karışalım dedik.

İstiklal Caddesi’nde itiş kakış yürüyoruz. Et ete. Önümüzdeki kız oğlana “Ben de amma uyanığım.” diyor kendisiyle övünen bir tonda. Üzerlerinde Simit Sarayı tişörtleri var. “Öğleden sonra verdikleri simit yerine kasaya 50 kuruş koyuyorum ay çöreği alıyorum.”

Güçlükle yol alıyoruz. Birbirine karışan kokular içimi bayıltıyor. Nereye gideceğimizi de tam olarak bilmiyoruz. Asmalımescit’te yer bulmamız mümkün değil. Oturabilsek bile, önümüzden gelip geçenlerin kılı yünü tüyü tabaklara dökülür endişesiyle bir akşam geçirmek istemiyorum.

Arkamızdaki delikanlılardan biri “Niye evlenicen ki ooolum? Sen kazanıcan eve bakıcan! Kadın kazanıcak kendine harcıcak.” diyor.

Son günlerde kozmetik için harcadığım parayı düşününce onu haklı buluyorum. Epeyce yürüdükten sonra arka sokaklardan öve öve bitiremedikleri şu meşhur yere gidiyoruz. Her yer rezerve. Bir mücadeleden sonra, kendimizi köşedeki koltuklara atmaya muvaffak oluyoruz. Gittiğimiz yerlerde saatlerce oturma huyumuz olduğu için, işimize de geliyor bu durum. Bu nedenle ana yemek yerine ufak tefek atıştırmalıklarla yetinmeyi göze alıyoruz. (daha fazla…)

Devam »

16 Temmuz 2010, ÖZLEM TANSAL (0 Yorum)




Yemişim elmasını!

“Elimden bir elmadır düşer yerlere
yerlere bir elmadır elimden düşer” *

Bu kez hiçbirinizi ilgilendirmeyen bir aşk hikayesini hepinize anlatmak istiyorum. Yakınlarım iyi bilir, bende bir Cevdet var herkesten içeri. Bir de Cevdet’in ancak mecbur kalırsa uğradığı limon bahçeleri.

Cevdet’in gözü Zehra’da; Zehra bal dudaklı, elma yanaklı bir kızcağız. Söylentilere göre ikisinin arasında kimsenin çözemediği bir bağ varmış, yani ben dış kapının dış mandalıyım bir bakıma. Bu yüzden olsa gerek; kendimizi paralamış olsak da ailecek, her hasat zamanı Cevdet yüzünden zarar eder benim peder. Çünkü O son anda Zehra’ya kıyamayıp bir kıyak yapar, limonlar elde patlar. Elma yanaklar cümlemizi haklar.

Tabi bende dırdırlar başlar. O, ben susayım diye şiirler okur, sabahsız, günsüz veya ışıksız kalırım, iklimsiz kalırım Elmadağ sırtlarında. Bilir ki o karanlık öyle iyidir ve bana Uyar, esaslı bir aferin bekler, elmacık kemiğini uzatır sırıtarak. Tokadımın bütün mahallede yankılanmasına aldırmadan, O devam eder şiir okumaya; hatrını asla kırmayacağımı bildiği, ilişki terapistimiz Cemal Bey’i sokarak araya. Kerameti dizesinden menkul, pervasızca haykırır boşluğa doğru:

“Benim öyle elmalara karnım tok / Ben öyle elmaları çok gördüm ohooo…”

Ayıla bayıla dinlerim, içimde hep bir Ümit, ya gerçeği söylüyorsa! Hep yanımdadır ya, inanırım ben O’na… Zehra’nın kapısına da notlar bırakırım: “Bugün verdiğin elmalar, yarın gözünü tırmalar.” (daha fazla…)

Devam »

16 Temmuz 2010, ZERİN DİRİHAN (2 Yorum)




İnovasyon ekonomisi

Son yıllarda giderek daha sık karşımıza çıkan bir terim, “inovasyon ekonomisi”. İlk bakışta, bilginin temel iktisadi girdi haline geldiği mevcut küresel ekonominin bir “bilgi ekonomisine” dönüşmesiyle ilgili görünen bir terim bu; bilgi ekonomisinin öncü ve dinamik alanıyla, yani bilgi ve iletişim teknolojileri (BİT) ve ağ temelli, sayısal ve elektronik ortamlarda yürütülen mal, hizmet ve süreçlerle ilgili “ağ ekonomisi” kavramının bir boyutunu oluşturduğu da söylenebilir. Ama, “girişimcilik ve yaratıcılığın hızla rekabet avantajı sağlayan fayda ürettiği yenilik yaratma eylemi” olarak tanımlanan inovasyon, bu bağıntıların ötesinde bir anlam ifade etmeye başlıyor. “İnovasyon ekonomisi”, giderek “bilgi ekonomisi” ve “ağ ekonomisi” kavramlarının önüne geçiyor.

Artık rekabet avantajı yaratmak, herkesin görece eşit erişim imkânı bulunan küresel pazarlara standart ürünler sunmakla değil, yeni ürün, hizmet ve süreçleri yaratmak ve onları pazarlanabilir kılmakla mümkün. Sürekliliği bulunan, pazar yönelimli, bölgesel ve küresel bilgi stokunu paylaşan ve ona katkıda bulunan bir inovasyon süreci yaratılmadan, bilgi ekonomisinde verimlilik, büyüme ve rekabet avantajı elde edilemiyor. İnovasyon, güçlü bir bilim ve teknoloji temeli üzerinde, temel ve uygulamalı araştırma alanlarını ilişkilendirebilme; araştırma sonuçlarını yeni ürün, hizmet, süreç ve malzemelere dönüştürebilme; bu yenilikleri hızla pazara sunabilme; bölgesel ve küresel araştırma ve inovasyon ağlarına bağlanabilme gücü anlamına geliyor. (daha fazla…)

Devam »

16 Temmuz 2010, ÖZGÜR UÇKAN (0 Yorum)




Çocukluk tramvayı

İlk gün.

Bazısı “Merhaba!” dedi, “Merhabasını esirgemesini gerektirecek bir travma yaşamamış demek ki.” dedim, ben de hemen “Merhaba!” dedim, korkmadım.

Bazısı merhaba demekle kalmadı kollarını aça aça bir de “Hoş geldin!” dedi. “Vay bee!” dedim, “Seviliyo demek ki, gönlü geniş, bi de hoş geldin ekledi.” Çok sevindim, belli etmedim. Az kalsın sarılacaktım. “Neyse” dedim sarılmadım, “ikram edecek bir şey olursa ilk ona ikram ederim.” diye plan yaptım.

Bazısı sadece gülümsedi önüne baktı, ben de gülümsedim önüme baktım, bir an bu tipleri çok sevdiğimi fark ettim. Kasmadık karşılıklı. İsimlerini bile öğrenmedim. Sessiz sessiz anlaştık. Dışardan belli olmaz, vardır böyle anlaşmalar. ”İletişim miletişim teferruatlı şeyler bunlar, yormayın beni.” demedi ama ben anladım, haklıydı, destekliyordum. Canım istemedi hiçbir şey söylemeden gittim geldim, bakmadı bile, hafifledim, “Aslan kral!” dedim. İçimden tabii. (daha fazla…)

Devam »

16 Temmuz 2010, H. KÜBRA GÜNER (0 Yorum)




Türkçe’yi doğru okumak

Belli başlı başka dillere göre daha az sözcükle iş gören bir dile sahibiz. Bunu bir dezavantaj olarak değil de avantaj olarak görüyorum. Ortak hafızamızda örneğin iki yüz bin kelime saklamak yerine yüz bin kelime saklayıp, anlamları kelime kodlarını çözerken içinde nefes aldıkları havayı koklayarak çıkarsamak daha değerli gelir sanki bana; bunun işleri hayli zorlaştırdığı söylenebilir ama zaten ‘anlamayı’ kolaylaştıran hallerde işin içine biraz da düşünce hımbıllığı katmış olmuyor muyuz? Kolayca anlamış olmak kaşındırmaz mı bizi, kendimizde bir bit yeniği aradığımız olmaz mı hiç?

Anlamak iyidir ve değerlidir. Değerini siz teslim ettiğiniz ölçüde daha değerlidir, sadece size teslim edildiği şekliyle değil. Bu bakış açısıyla ‘anlamayı’ kolaylaştıracak denli çok kelimeye sahip ülkelerden birinde doğmadığıma memnun olduğumu bile söyleyebilirim pekâlâ, ana dilimi seviyorum.

Bazı şeyleri tartarken, çoğu derdin devası, “Neye sahip olduğun değil, onu nasıl kullandığın önemlidir.” deyişinden de hareketle, kantitatif (nicel) değil, kalitatif (nitel) bakış açılarının bizleri daha doğru sonuçlara yöneltebileceğini düşünmek mümkün. (daha fazla…)

Devam »

16 Temmuz 2010, ALİ RİZA ESİN (1 Yorum)




Kokusu çıkmaz diye mi düşünüyorsun?

Sesindeki, gözündeki, tenindeki duyguları saklayabiliyor musun?

Mesela becerebiliyor musun sesin titremesini engellemeyi? Ya da engel olabiliyor musun bir kaşının hafifçe yukarı kalkmasına apansız?

Gözünün içine bakıldığında gözünü kaçırmayı; ya da karşındakinin gözünün ta içine dik dik bakmayı engelleyebiliyor musun?

Hani bi’ an öfkeyle elini sigarana ve çakmağına atma isteğini farkedip, bunun o an hiç doğru olmadığını düşünerek kendini bunu yapmaktan alıkoyabiliyor musun?

Mesela göz kapaklarını kontrol edebiliyor musun; alt tarafı iyice nemlendiğinde, elinle alttan hafifçe destek bile olmadan o damlayı oradan damlatmamayı becerebiliyor musun? (daha fazla…)

Devam »

16 Temmuz 2010, A. UĞUR ALPARSLAN (0 Yorum)




Kokular, tatlar, perhiz ve lahana turşusu!

“Marcel Proust’un çok yıllar önce keşfedip yazdığı gibi geçmişin anıları, kokular âleminin muhafızlığında saklanır ve her koku bir kapı açar o unutulmuş sandığınız zamanlara. Üstüne çörek otu serpilmiş pişkin pide kokusu, birçokları gibi beni de alır bir fırının kapısına götürüp bırakır. Vakit nedense sonbaharın son günleridir. Hava serincedir ve akşam inmeye hazırlanır. Kendine bir iş yaratmak isteyen yaşlı amcalarla çocukların biriktiği uzun kuyruktakiler, minare ışıkları yanmadan önce pideleri alıp iftara yetiştirebilmek için telaşlarını saklayan bir sabırla beklerler.”

Ahmet Altan’ın “Benim Allahım” başlıklı yazısı bu cümlelerle başlıyordu. Gerçekten de, bir pide kokusunun herkesin zihninde farklı farklı ne geniş dünyalar açabileceğini tahmin etmek zor değildir. (daha fazla…)

Devam »

16 Temmuz 2010, A. SELİM TUNCER (0 Yorum)




Adım Medova olsun

Bunu gerçekten istiyorum. Sonuçta Özlem, Ayten veya Meral olmaktan iyidir. Medova, ses estetiği olarak da olağanüstü. Sonra harflerde ğ, ş, ç gibi evrensel olarak okunması zor sesler yok bin şükür. Bir sadelik, bir vakar var.

İsmimin Medova olacağı kesinleşti bana göre. Şimdi bu isimle ne olacağıma karar vermem gerekiyor. Medova’ya ne olmak yakışır? Medova’ya kırılgan çocuk modu yakışmaz. Medova’ya isyankar ergen modu da pek gitmez. Medova olunca gelişimci anne modelini, kasmış kreatif direktör tribini de bir kenara bırakman lazım. Medova olunca bambaşka bi’şi olman gerekiyor. (daha fazla…)

Devam »

17 Haziran 2010, ÖZLEM TANSAL (1 Yorum)