Düşünce köprüsü
Edward de Bono, “Rekabetüstü” adlı kitabında şunları yazıyordu: “Bir kasabaya giden dar bir köprü olduğunu varsayalım. Köprünün önünde trafik yığılması oluyor. daha geniş, yeni bir köprü yapılıyor. Artık köprü darboğazı ortadan kalktığı için trafik kasabadaki bir sonraki darboğaza kadar rahat akacak, ama bu sefer de orada birikecektir. Bilgi konusunda da aynı şey geçerlidir. Eskiden bilgi eksikliği bir darboğazdı. Darboğaz genişletildi, ama trafik şimdi de bir sonraki darboğazda birikiyor. İşte bu darboğaz ‘düşünce eksikliği’dir.” Güven Borça da, yeni kitabı İleri Dönüşüm Kutusu’nda: “Türkiye iş dünyası fikir bazlı, ‘konsept’ bazlı iş disiplinine alışık değildir.” diyerek bir yandan bu darboğaza işaret ederken bir yandan da darboğazı aşmamazı sağlayacak düşünceler seriyor önümüze…

Bu topraklardan dünya markası çıkar mı? kitabının yazarı ve Türkiye’nin ilk marka danışmanı Güven Borça tarafından yazılan ve Mart 2010’da yayımlanan İleri Dönüşüm Kutusu adlı eserin ilk ve özel baskısı geçtiğimiz günlerde yapıldı. Hiçbir kitapçıda yer almayan bu özel baskı; Türkiye’nin önde gelen yazarları, siyasetçileri, iş adamları, gazetecileri, resmi ve sivil toplum kuruluşlarına gönderildi ve yorumlar alındı. Kitap şu aralar harıl harıl ikinci baskıya hazırlanıyor ve yakında okuyucusu ile buluşacak.
Pazarlama odaklı ama makro ekonomi ve siyasete de değinen, Türkiye’nin önünü açacak yeni fikirlerin toplandığı ve önümüzdeki günlerde Türkiye’de büyük ses getireceğine inandığımız bu kitabın birkaç can alıcı noktasını siz Gennaration okurlarıyla paylaşmak ve onların da tartışmaya katılmalarını sağlamak istedik:
Neden İleri Dönüşüm Kutusu?
Türkiye’yi tarihin “Geri Dönüşüm Kutusu”na atmak isteyenler olabilir. Bize göre, bu ülke dünyayı değiştirecek inanca ve birikime sahip.
Ekonomik alanda şimdiye kadar gelişmiş ülkelerin geri dönüşüm kutusuna attığı fikirlerle idare ettiğimiz doğru. Son kriz sonrasında eminiz ki artık yeni iş fikirlerine ve yaratıcı ekonomi politikalarına ihtiyacımız var.
Genç Cumhuriyet’i korumak için tarihimizi, komşularımızı, düşünen beyinlerimizi geri dönüşüm kutusuna atmış olabiliriz.
Tamam, artık olgunlaştık ve barış zamanı geldi.
Biz , tarihi geçmiş fikirleri geri dönüşüm kutusuna bırakıp, Türkiye’nin önünü açacak yeni fikirleri, vizyoner kadroların kullanımı için tasarladığımız “İleri Dönüşüm Kutusu”na attık.
Bu kutuda Türkiye’nin önünü açacak yeni fikirler toplanıyor ve öncelikle “Türkiye’nin Krizden Çıkış Reçetesi” de yer alıyor. Hep birlikte bir göz atalım:
İç Talebi Canlı Tutmak
2009 ilkbaharında TOBB liderliğinde başlatılan “Kriz varsa çare de var” kampanyası ve daha sonra reklamcıların imece usulüyle yaptığı “Al ver, ekonomiye can ver” kampanyaları buna yönelik idi. Çünkü Türk şirketleri üretimlerinin ortalama %90’ını iç pazara satıyor ve iç piyasanın canlı tutulması çıkış için alınacak ilk önlemdir. O yüzden içeride tüketimi artıracak her türlü çaba takdirle karşılanmalı ve özellikle aydın kesimdeki “Üretelim ama tüketmeyelim” zihniyeti tartışılmalıdır. Şimdiye kadar bizim ürettiğimizi tüketen ülkelerde sıkıntı baş gösterdiği ve oralara mal satan rakip ülke sayısı çok arttığı için, ülkemizdeki geniş kitlelerin “tüketici” olarak oyuna dâhil olması önemlidir. Bu da öncelikle daha kapsamlı bir iletişim çabası demektir. Bahsi geçen kampanyalar bu konudaki ön yargıların kırılması yolunda önemli bir başlangıç olmuş, ancak devamı gelmemiştir. Tartışma ayağı eksik kalmıştır. Türkiye bu konudaki iletişim çabalarını sürdürmeli, tartışmaya herkesi katmalıdır.
Tabii ki sadece “Harca” demekle olmaz. Bu tartışmaları, ortak sektörel kampanyaların takip etmesi gerekir. Yani insanlarda “kelepir/fırsat” fikri uyandıracak entegre ve akıllı çabalar. Buna yönelik tek örnek kısmi başarı gösteren “Evini yenile Türkiye” kampanyası olmuştur. Bu tür çabaların amaca ulaşması için öncelikle kampanyanın iyi planlanması ve zamanla toplumda “birlikte hareket etme” alışkanlığının ve iş birliği kültürünün geliştirilmesi gerekmektedir. Henüz bu yolun başındayız.
Ürünlerimize Yeni Pazarlar Bulmak
Ekonomide seksenlerden bu yana izlediğimiz ve önemli başarılar kazandığımız Uzak Doğu modeli son krizle tıkandı. Bu model sayesinde ülkemiz sanayisi dünyada rekabet gücü kazandı ama ana pazarlarımızda, yani Batı’da işimiz zor. Şimdilerde Türk şirketleri Kuzey Afrika ve Orta Doğu başta olmak üzere yeni coğrafyalara iştahla saldırıyor. Buralara yerleşmemiz vakit alacaktır ama esas önemli olan buralarda kalıcı olabilmektir.
Sattığımız Ürünün Katma Değerini Artırmak (Markalaşmak)
Hem yeni açılacak coğrafyalarda, hem de mevcut ihraç pazarlarımızda markalaşmaya daha fazla önem vermeliyiz. Şu an Türkiye bölgesel güçlü markalara sahip olsaydı krize karşı daha sağlam dururdu. Markalaşma işini hakkını vererek yapmaya yeni başladık. Doksanlarda bu işi ülkede pek bilen yoktu. Kendimizi kandırmayalım, satış ile pazarlamanın ayrı şeyler olduğunu seksenlerin sonunda anladık. Arçelik, Ülker, Eti örnek olmak üzere, ülkemizin önemli şirketleri ilk pazarlama bölümlerini 1995 sonrası kurdu. Ama merak etmeyin, Türk insanı müthiş bir esnekliğe ve öğrenme yeteneğine sahip. O yüzden ülkemiz pazarlama profesyonelleri Coca Cola, Pepsi, Procter&Gamble, Unilever gibi şirketlerde üst seviyelere tırmanmaya başladı bile. İşte bu insan kaynağı, bu akıl, bu topraklardan çıkacak yeni dünya markaları için en büyük güçtür. Ayrıca hükümetler de dünya markaları çıkarmanın önemini kavramış, çeşitli aşamalardan geçen Turquality programı dünyanın ilk marka destek programı olarak giderek daha fazla değer üretmeye başlamıştır.
Markalaşma konusunda dünyaya göre avantajlı olduğumuz sektörler vardır. Gücünü geçmişten alan seramik, kuyumculuk, hazır giyim gibi geleneksel sektörler, gıda, turizm, taşımacılık gibi coğrafi avantajımızdan yararlanabilecek sektörler ve sağlık, eğitim gibi bu ülkedeki yetişmiş insan gücünden yararlanabilecek alanlar. Bunlar dışında markalaştıracak çok fazla değer vardır elimizde: Örneğin kentlerimiz, turistik bölgeler, Türk hamamı, Türk mutfağı, Türk müziği, spor kulüplerimiz, sinema-dizi endüstrisi… ve niceleri. Tabii ki doğru hedef ülkeler seçilmek ve alıcının tercihini sağlayacak doğru pazarlama süreçlerinden geçmek kaydıyla. Ayrıca ülkemiz iş dünyası, şimdiye kadar fazla kafa yormadığı “yeni talep/pazar yaratma” konusunu da gündeme almalıdır. Bu da sabır gerektiren riskli bir yoldur ama getirisi çoktur. Aslında başka çare yoktur. Türkiye markalaşmada nispeten daha kolay bir yol olan İspanyol modeline yakın duruyor. İspanyolların coğrafi avantajları ve AB fonlarının desteğiyle sağladıkları başarı tekrarlanabilir değil. Zaten son krizde İspanya büyük darbe yedi. Biz biraz daha meşakkatli olan İtalyan yaklaşımına yakın durmalıyız. Yani kendi kültüründen özgün markalar çıkarma ve bunları tutundurmak için aşkla ve ısrarla çalışma yoluna girmeliyiz. Çünkü AB’ye girsek dahi artık büyük fonlar beklemiyor bizi. Ne yaparsak kendimiz yapacağız. Zaten aşırı desteğin bir tembellik yarattığı da Yunanistan örneğinde görüldü.
Yeni Talep Yaratmak
Türkiye iş dünyası yeni talep yaratma, yeni pazar geliştirme konusunda deneyimsizdir. Şimdiye kadar hep dünyada var olanı kendi ülkemize getirmişiz. Bir iş adamı otomobil ve beyaz eşyayı, diğeri tuvalet kâğıdı ve seramiği, bir başkaları da bisküviyi, gazlı içecekleri getirmiş; bir kısmı da zaten yediğimiz peyniri, sucuğu, şekerlemeyi endüstriyel olarak üretip markalaştırmıştır. Katkıda bulunan herkese teşekkürler. Arada tabii ki yeni ürünler çıkarılmıştır ama yatırımcının şimdiye kadarki hakim motivasyonu “inovasyon” olmamıştır. Önce devlet desteğiyle, sonra girişimcinin kendi gücüyle dünyada var olan temel tüketim alanlarından kültürümüze uygun olanları ülkemizde de geliştirilmiş ancak bu klasik sektörler artık doyuma ulaşmıştır.
Bundan sonra hep birlikte yeni işler ve buralarda yeni markalar yaratmanın yollarını aramalıyız. Bu yeni istihdam alanları turizm olabilir, spor olabilir, eğitim olabilir ya da bugün aklımıza gelmeyen yeni “şeyler” olabilir. Yüz sene önce tatil için deniz kenarına gitmeyi, elli sene önce çocuğumuzu kursa göndermeyi, yirmi beş sene önce de interneti ve cep telefonunu hayal edebiliyor muyduk? Belki yirmi sene sonra şimdikinin iki katı insan eğlence endüstrisi için çalışıyor olacak. Sonra bilimsel gelişmeler…
Piramitler İnşa Etmek
Tüm bu bahsettiklerimden sağlanacak ek istihdam dahi işsizlik sorununu çözmeyebilir. Nüfusumuz hızla artıyor. Hükümetin acilen yapması gereken şey, çok büyük bir kamu projesi üzerine kafa yormaktır. Bunun tarihteki çarpıcı örneği Mısır Piramitleri’dir. Binlerce yıl önce oluşan arz fazlası, insan gücü fazlası o şekilde emilmiştir. Bu sayede yüz binlerce kişi bir asır boyunca istihdam edilmiştir. Aksi halde savaş çıkarmak gerekirdi. ABD’nin Ay’a gitme projesi de sağladığı istihdamdan ziyade oluşturduğu motivasyon açısından değerlidir.
Bunu neden herkes görmüyor?
Bu argümanlar değişik yazarlar/düşünürler tarafından dile getiriliyor kuşkusuz. Ancak bir bütün olarak sunulmuş, tartışılmış, ana mecraya sıçramış ve kabul görmüş değil. Yapanların hakkını yemeyelim ama sunulmuş olması da işi çözmüyor. Mutabık kalınıp harekete geçilmesi gerekir ki çare üretilsin. Kitapta yapmaya çalıştığımız da bu. Öncelikle ülkemizde sanayi eksenli büyüme ve istihdam sağlama döneminin bittiğinde herkesin mutabık olması gerekiyor. Önümüzdeki yüzyılda gelişme ve istihdam sanayi dışı alanlardan gelecek. Biz bunlara yönelik bir uçuş yaptık, risk aldık. Çünkü dünya bilinmeyen bir döneme giriyor. Tam olarak neler olacağını kimse bilmese de birilerinin bazı tahminlerde bulunması lazım. Kitabın yapmaya çalıştığı da bu.


Yorumunuz gönderiliyor...
Yorum yazın