Popüler kültür ve iletişim
Modern insanda ‘popüler’ fobisinin tevellüdünü araştırmaya yeltensek, kendimizi popüler kültürün ilk gününde bulmamız kuvvetle muhtemeldir. Birbirine düşman bu iki kardeşin babaları henüz saptanamadığı için; kulaklarını çekmek, hırgürleriyle sık sık karşılaşan reklamcılara düşüyor belki de…

Nedir popüler kültür? Muhalif kitlesi ondan ne istiyor da, bu kavga hiç bitmiyor? Ayşe Lahur Kırtunç’un “Popüler Kültür Araştırmaları” konulu bir konuşmasından alalım yanıtı: “Popüler kültür çevremizdeki tüm yaşamdır. Nachbar ve Lause popüler kültürü okyanustaki suya, bizleri de suyun içinde yüzen balıklara benzetmektedir. Balıklar suyun içinde bulunduklarının, çevrelerinin tamamen suyla çevrili olduğunun ve hatta bu suyun dışında da başka ortamlar olabileceğinin nasıl bilincinde değillerse, insanlar da popüler kültür içinde yaşarlar fakat suya her zaman çözümleyici biçimde bakamayabilirler.”
Okyanusta işler pek yolunda görünmüyor. Anti-popüler yaklaşımlar, çevrelerinde olup bitene, sürmekte olan yaşamın ta kendisine karşı oluyorlar bu durumda. Popüler olandan kaçınırken, toplumdan uzaklaşıp çevreden bihaber kalmak gibi bir intihar modelini benimsemeleri de başka türlü açıklanamazdı. Çünkü bu devirde, hele ki reklamda, münzevilere yer yok. İletişim şart! Sen kurmazsan, ben kurmazsam, nasıl çıkacak reklamlar ortaya? Toplumu baştan yok sayan bir uzaklaşım içerisinde, o topluma, o kitleye bir şey sunmak mümkün müdür?
‘Popüler’in her fırsatta itilip kakılması, bize oldukça derin bir iletişim probleminin varlığına dair ipuçları veriyor.
A. Selim Tuncer, “Eğer frekansı tutturamadıysanız, ne kadar konuşsanız boşuna!” başlıklı yazısında şunları söylüyor: “Popüler kültür, çevremizi saran hava gibidir. Eğer sesimizi başkalarına duyurmak gibi bir kaygımız varsa, sesin havasız ortamda iletilemeyeceğini de kabul etmemiz gerekir. Hatta bunu kabul etmek de yetmez, sesin bir frekansı, boyu, periyodu ve hızının bulunduğunu, insan kulağının duyabileceği seslerin belli bir frekans aralığında yer alması gerektiğini de bilmeliyiz. Yalnızca kitlelerle ve çeşitli toplumsal katmanlarla değil, eşlerimiz ve çocuklarımızla bile bu ‘hava’ üzerinden konuşmak durumundayız. Başka türlü sesimizi iletme imkanı bulamayız. Bildiğiniz gibi, 20 Hz’in altındaki çok alçak frekanslı sesleri (infrasonic) de, 20.000 Hz’in üzerindeki çok yüksek frekanslı sesleri (ultrasonic) de insan kulağı duymaz. Eğer frekansı tutturamadıysanız, ne kadar konuşsanız boşuna! Tabii, fildişi kulenizden çevreye yayılmayan monologlar üretmek tercihi de var, size kalmış. Eğer varsa, yüksek frekanslı düşüncelerimizi, değerini düşürmeden duyulabilir frekans aralıklarına indirebilme yeteneğimizi geliştirebilmekten söz ediyorum, yoksa etraftaki ‘hava’ya teslim olmaktan değil! Çünkü, meseleye bir başka açıdan baktığımızda iki yanı keskin bıçakla karşı karşıya olduğumuzu görürüz.”
Mesele yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyor aslında. Anti-popüler, havaya uyum sağlamayı tamamiyle reddederek, kendisini havayı koklamaktan da alıkoyuyor. Kıymetli sesini, küskün bir çocuk gibi herkeslerden saklıyor. Yüce fikirlerini kimsenin anlamayacağına öyle emin ki… Daha önce çok bozuma uğramış belli. Ne zaman derdini anlatmaya kalkışsa, hedef kitlesi yüzüne bile bakmamış. Aslında duymamışlar onu, ama haberi yok.
O, bütün dünya bir oldu ve onu umursamama partileri düzenlendi zannediyor. Biz popüler kültürün yanında durmamız gerektiğinde durduk diye, aynı karede pozlar vermekten hiç gocunmadık diye, bize de yenilmesinde büyük rol oynayan bir işbirlikçi gözüyle bakıyor. Sesini havaya göre ayarlayıp tekrar anlatmayı denemek yerine; sevgili anti-popüler meslektaşımız, halkı falan da bir kenara bırakıp bize kızıyor. “Hadi onlar anlayamadı, size ne oluyor?” diyor içinden. Halbuki biz de anlamadık, çünkü biz de duyamadık! Peki tek sebep bu mu? Hani diyelim duyurmayı başardı, o zaman güllük gülistanlık mı olacak her şey? Tabii ki hayır…
Melih Cılga’nın söyledikleri, gerçekten düşündürücü: “Bazı akademisyenlerin farklı kültür modellerini değerlendirirken, ‘çoğulculuk’a vurgu yapmak yerine birini diğerinden daha üstün ya da daha aşağı gösterme eğilimlerininin, aslında psikolojik bir sorundan çok daha ötede sebepleri olduğunu düşünüyorum: Dünya görüşü ve siyaset algısı anlamında zihniyetlerimizin epey derinlerine işlemiş olan ‘jakobenlik ve seçkincilik eğilimi’nin görünür biçimde dillerine vurması da ciddi rol oynuyor bence… Bunun çaresi, biraz daha demokrasi bilinci ve bizden farklı olana karşı biraz daha hoşgörü galiba…”
İletişimsizlikten kaçarken, bu kez üstünlük kompleksi duvarına tosluyoruz. Kültürü iyileştirmek bir yana, halktan kendi kültürünü sakınan bir seçkin diktatörlüğüne dönüşme çabasıyla karşı karşıyayız.
Genel eğilimlerden huylanmak ve sunduğu beğenilince kendisinden şüphe etmek kadar hastalıklı aşamalardan söz ediyoruz. Tehlike ciddi, kasten anlaşılmama hevesine kadar yolu var. Örnekleri de bolca mevcut. Anti-popüler, kabuğunu beğenmeme tavrına esir düşerek, gerekirse müşterisine olan sorumluluğunu da ilginç biçimde boşveriyor. Fikrini satmamayı göze aldığı için kahramanlık payesi bekliyor ve bunu alamayınca hepten köşesine çekiliyor.
Köşesinde mağrurluk içinde bütün topluma sırtını dönüyor. Onun düzeyine yetişemeyen bu halkı o mu adam edecek zaten, değil mi? Ait olmadığı için mutlu o çünkü, bundan ilginç bir haz duyuyor.
“Tüm gereksiz bilgiler, aslında sadece tedavülde oldukları için gerekli olabilir!” başlıklı yazısında A. Selim Tuncer şu vurguyu yapıyor: “Popüler bilgiyi lanetlemekte özgürsünüz tabii, ama unutmayalım ki hepimiz bu popüler kültür havuzunun içinde yaşıyoruz. Kayıtsız kalamazsınız, ama teslim olmazsanız iyi edersiniz. Kimi aileler, hatta kimi pedagoglar çocuklara TV seyrettirmemeyi, bilgisayara el sürdürtmemeyi, çizgi roman okutturmamayı, PlayStation veya benzerlerini yasaklamayı marifet sayarlar. Oysa önemli olan, çocukları bunlardan uzaklaştırmak değil, bunlara teslim olmamalarını öğretebilmektir. Tüm gereksiz bilgiler, aslında sadece tedavülde oldukları için gereklidir. İçinde kulaç atacağımız havuzu bunlar oluşturuyor çünkü…”
İkiz kardeşlere dönersek; biri diğerinden daha haklı sayılmaz bunca kargaşa ve şaibenin arasında… Ama kavga çıktığında hep ‘popüler’ yara alıyor. Aldığı her yara, toplumun değerlerini kanatıyor. Herkes dünya seyahati düşlüyor, ama kendi dünyasında yaşananları bilmeye gelince öcü görmüş gibi saklanıyor, bunun da akla fikre sığan tarafı yok.
Benzemek istemediğimiz çok şey olduğu doğrudur, ama eleştirmek hangi arada ‘yok sayma’ya dönüştü, bunu anlamak zor. Yok sayınca ortadan kalktıkları yalanını ilk kim atmıştır sizce?
Orta yolu bulmak emek ister, özveri, bilinç ve deneyim ister. Her şeyin sorumlusu olarak ‘popüler’e yüklenip; insanları tanımaya tenezzül etmeyerek, onların gerçeklerini görmezden gelerek, onlar için hiçbir şey yaratamazsınız. Reklam masabaşı işi değildir, kendinizi ofise kapatıp dünyayla tek bağınızı yemek molasında otomobiller üzerine konuşmak zannederseniz, işte o zaman Adorno haklı olur, kültür endüstrisinin içinde bir o yana bir bu yana savrulursunuz.
Müdahale etmeniz gereken noktada kendinizi toplumdan ve kitlenizden esirgemekle, kültürün sahipleriyle iki kelime etmeyi vakit kaybı görmekle sorunun çözülemeyeceği çok açık. Ve belki de bunu, öncelikle reklamcıların düşünmesi gerektiği de…


1 Yorum
15 Mayıs 2010 12:40
serdar dirihan
apopülerlik taslayanlara bir hatırlatmacık: nasreddin hoca, yunus emre, karl marks vs. az mı popüler? popüler bazen aile çevremizden biri olur bizim için üniversite sınavından yüksek puan almıştır bayram oturmasında herkes onunla sohbet etmeye çalışır. klasiklik popülerliğin kalıcılaşması demek değil midir hatta? o zaman niye sürekli coca cola düşmanlığı yapıyorsun?
Yorumunuz gönderiliyor...
Yorum yazın