Reklam ve zanaat
Ey temiz sesli periler, hünerleriyle ünlü Hephaistos’un şarkısını söyleyin. O ki parlak gözlü Athena ile birlikte dünyanın her yanında insanlara harika zanaatlar öğretmişti, o insanlar ki daha önceleri dağlardaki mağaralarda vahşi yaratıklar gibi yaşarlardı. Ancak şimdi onlar sanatıyla ünlü Hephaistos sayesinde zanaatları öğrendiler, bütün bir yıl boyunca kendi evlerinde barışçıl bir hayat sürdürüyorlar.
Homeros bu övgü dolu sözleri söylediğinde, destanlar çağını yaşıyordu insan. Antik Yunan’da zanaatkârlar orta sınıfa denk bir konumdaydılar. Demioergos deniyordu zanaatkâra, halk için üreten insanı anlatmak üzere. Kimler yoktu ki demioergoi sınıfında: Çömlekçiler, demirciler, marangozlar değil sadece, doktorlar, hâkimler, şarkıcılar, haberciler de…
Birkaç yüzyıl sonra itibarını kaybetmeye başladı zanaatkâr. Tasarımcı, diyordu Aristoteles, zanaatkârdan daha değerlidir, daha bilgedir, çünkü ne yaptığının farkındadır. Daha da ileri giderek, demioergos’un yerine, basitçe el işçisi anlamına gelen cheirotechnon adını verdi zanaatkâra. Ama Platon, Hephaistos’a sempati duymayı sürdürüyordu. Beceri kelimesinin izini sürüp poiein (yapış, yapma) kelimesine kadar ulaşmıştı, poetry (şiir) kelimesinin atasına yani. Homeros da şairi zanaatkâr sayıyordu.
Eski çağlarda zanaatkârın dünyasında rekabete yer yoktu, herkes işini iyi yapmalı, kamu yararına çalışmalıydı. Yeteneği yadsır gibi görünen bu dünya, aslında, doğuştan gelen becerinin ancak tekrara dayanan eğitimle gelişeceğini zaten biliyordu. Henüz kafa ve elin birbirinden ayrılmadığı, modern teknolojinin tekrarcı eğitimi ortadan kaldırmadığı, zihinsel tahribatın yaşanmadığı bir çağdı.
Sanayileşme ile birlikte hayatımızdan silindiği sanılan zanaatkârlık, çok temel bir insan dürtüsünü, kendi iyiliği için bir görevi güzel yapma arzusunu işaret eder. Her zanaatkârın içinde bir mükemmeliyetçi vardır ve mükemmel olmayan her işi kusur sayar. İş bitiriciye göreyse mükemmellik takıntısı, hata yapmanın ilk adımıdır.
Zanaat ile sanat kıyaslaması, çok bilinen bir polemiktir. Uygulama bakımından her sanat, içinde zanaatı da kendiliğinden barındırır. Zanaatkâr ile sanatkâr arasındaki asıl ayrımlardan biri de, ilkinin dışa, diğerinin ise içe dönük olmasıdır. Sanatçı için özgünlük tartışılmaz bir değer taşırken, zanaatkâr daha anonimdir, kolektif bir faaliyetin içinde isimsizleşir. Daha derine indiğimizde, özgünlük ile zaman arasındaki ilişkiyi fark ederiz: Atölyenin otoriter ustasının belirlediği çalışma koşullarına ve verdiği yönergelere bağlı çalışan zanaatkârın anonim faaliyet karşısında özgünlük, daha önce olmayan bir şeyin aniden ortaya çıkışını işaret eder. Platon, özgünlüğü irdelerken keşfettiği poesis kelimesine tam da böyle bir anlam yüklemişti: Daha önce hiçbir şeyin olmadığı yerde aniden ortaya çıkan şey. Bu yüzdendir ki, bu şey bizde hep hayret ve korku uyandırır.
İki yüzyıl önce Kant, elin akıldaki bir pencere olduğunu söylemişti. Uzuvlarımız arasında en çok değişik hareketi ellerimiz yapar. Homo sapiens, eller sayesinde gelişmiştir. İstemsizce hareket eden göz kapaklarımız karşısında tutma eylemi, gönüllü bir harekettir, bir karardır. Bir şeyi kavramak, ona uzanmak, onu tutmak demektir. Hem, el öğrendikçe saklar, elin hafızası vardır. Alıştırma yaptıkça, ritmi yakaladıkça daha iyi olur, kendini yeniler, yeteneği kalıcılaşır.
Aydınlanmacı atalarımız doğaya öylesine bağlıydılar ki, onlara göre, işimizi daha iyi yapabilelim diye doğa bizi akılla donatmıştı. İnsan becerikli bir hayvandı. Modern toplumun beceriler ekonomisi ise insanları zeki ve aptal diye ayırıyordu, kim daha becerikliyse onu daha ayrıcalıklı kılıyordu. Aydınlanmacılar ise, becerinin geliştirilebileceğine olan inançlarıyla daha eşitlikçi ve paylaşmacıydılar. Önemli olan, kalite konusundaki motivasyon ve tutkuyu kaybetmemekti.
Modern zanaatkârın ise, yüz yüze geldiği en büyük ikilem makinedir. Makinelere övgüyle başlayan Aydınlanma Çağı, makineler ve zanaatkârlar arasındaki mücadeleye bıraktı yerini. 19. yüzyılın zanaatkârı, makinelerin itibarsız kullanıcısı hâline gelmekle kalmadı, düşmanı da sayıldı. Zanaatkârın güvenli yuvası atölye, artık fabrikaya giden yolda sadece bir duraktı. Makinelerin kusursuz işçiliği karşısında zanaatkârın el emeği, insan bireyselliğinin bir simgesi oldu. El işinin kusurları ve düzensizliği olumlu değerler üstlendi. Zanaatkârlar ise, teknolojik değişime karşı üç cephede savaş hâlindeler: İşverenler, niteliksiz işçiler ve makineler.
Günümüzde yaratım ile tasarımın birbirine karıştırılmasından daha da önemli olan, sanat ile zanaat arasındaki ayrımın ya da ilişkinin de hâlâ polemik konusu edilmesidir. 1980’lerden sonra masaüstü yayıncılık araçlarının gelişmesiyle birlikte yaşadığımız kitleselleşmenin ardından ilk darbeyi yiyen grafik tasarım alanında, araçların yetkinlik için tek başına yeterli olmadığı, tasarımın bir ustalık ve uzmanlık işi olduğu yeniden hatırlanmalıdır. Ustaların ve uzmanların da teknolojik gelişmelere kayıtsız kalmamaları, önyargılarından ve olumsuz bakış açılarından sıyrılarak meydanı “cahil cesareti” olanlara terk etmemeleri gerekmektedir.
İnsanın becerisine ve becerinin geliştirilebileceğine inanan Aydınlanma ruhu, zanaatkârın içindeki o insani dürtü, kendi iyiliği için güzeli ve mükemmeli arayış arzusu, kalıcı değerler yaratmak için tutunacağımız, belki de tek daldır. Aksi takdirde, Eurobest’in 2009 yılında ilk kez “zanaat” başlığı altında yeni bir ödül kategorisi oluşturmasını anlamlandırmak bir türlü mümkün olmayacaktır.

Yorumunuz gönderiliyor...
Yorum yazın