‘Baskı’nın kısa tarihi
Masaüstü yayıncılık öncesi modern kitap baskı tekniğinin icadı 15. yüzyıl ortalarına tarihlenir ve mucidi Johannes Gutenberg diye bilinir. Zira baskının, dolayısıyla matbaanın icadının 15. yüzyıldan çok daha önce Uzak Doğu’da gerçekleştiği bilinmektedir, hatta aynı harf dizgi tekniğinin, Gutenberg’den çok önce Çin’de ve Kore’de kullanıldığı tespit edilmiştir. İcat, basit tanımıyla kurşun gibi kolay işlenebilen metal harflerin elle yontulduktan sonra bir yüzeye satır satır dizilmesi ve mürekkeplenerek kağıda basılması şeklinde işleyen klişe “movable type” tekniğidir.

Bugün yine biliyoruz ki medeniyet, beşiği sayılan Hristiyanlık Avrupası’na mensup olmayanları insanlık tarihinden de saymamıştır. Amerika’yı Kristof Kolomb keşfetmiş diye bilir, ünlü Piri Reis haritasına kesin bir açıklama getiremeyiz; ya da Aztek’lerin Avrupalılar onları keşfetmeden önce Avrupa’yı keşfedip keşfetmediklerine…
O zamanki Almanya’nın Mainz şehrinde doğan Johannes Gutenberg’in asıl mesleği kuyum ustalığıdır. Bir kuyum ustası olarak belki bir yüzük imal ederken harf de yontabileceğini fark eden Gutenberg, modern matbaanın kurucusu olmuştur. Bugün çoğunlukla matbaanın icadı diye bilinen bu olay, Rönesans ve Reform Dönemlerinin, bilim devriminin tetikleyicisi olmuş; daha ucuza mal olabilen kitaplar yoluyla informasyonun çoğalmasını sağlamıştır. Gutenberg’den önce kitapların elle yazılması işi, çoğunlukla sadece bu işle görevlendirilen keşişler ve kiliselerin bu işe ayrılmış bölümlerinde yapılıyordu. Bazı seçkinler arasında din kitapları haricindeki kitapların elle yazılmasına himayelik etmek yaygındı. Daha önce sadece bu seçkin sınıf mensuplarının erişebildiği kitaplar, Gutenberg’den sonra matbaa yoluyla çoğaltılabilmeleri sayesinde daha alt sınıflara mensup kimselerin erişimine de açılmış oldu.
Din kitaplarının çoğalmasıyla din adamlarının hüküm ve hikmetinden kurtulan Hristiyanlık, bölünmüş ve değişime uğramıştır. Ünlü Amerikan yazarlarından Mark Twain, tanımı daha da genişleterek, “Bugün dünya ne ise, iyi veya kötü, bunu Gutenberg’e borçludur.” demiştir.
Yaşamakta olduğumuz topraklara ise ilk matbaanın İbrahim Müteferrika tarafından getirildiği bilinir genellikle. Ancak İstanbul’da ilk basımevleri, 15. yüzyıl sonlarında engizisyondan kaçarak Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan ve kendilerine sadece Tevrat ve diğer dini kitapların basılması izni verilen Museviler tarafından kurulmuştur.
Matbaa tekniğinin bilinmesine rağmen kullanılmamış olmasını tarihçiler, dönemin hattatları tarafından kışkırtılan İslami çevrelerin öne sürdüğü, Kuran’ın “o zamana değin hep yapılageldiği gibi elle yazılması gerektiği” savına dayandırmaktadırlar. Reform öncesi Avrupa’da olduğu gibi Osmanlı’da da kitaplar genellikle dini mekanlarda ve yine elle yazılıyordu ve netice itibarıyla bu kitaplar sadece din kitaplarıydı.
İbrahim Müteferrika, Osmanlı’da ilk matbaanın ortaya çıkışından iki yüzyılı aşkın bir süre sonra, 1727 yılında kendi matbaasını kurmuştur. Matbaasında bastığı bilinen ilk kitap, “Kitab-ı Lügat-ı Vankulu”dur. Müteferrika’nın yaşamı boyunca 23 cilt halinde 17 eser bastığı söylenir. İbrahim Müteferrika’nın ölümünden sonraki dönemde matbaacılık ağır ağır da olsa İstanbul merkezli ilerlemesine devam etmiş, ders kitabı gereksinimleri ve kendi basımevlerini kuran gazete ve dergilerin kurulmasıyla gelişmesini sürdürmüştür.
Basılı yayımcılığın hızla artmaya başlaması, devlet denetimi ve vergilendirmesini de beraberinde getirmiştir. Devletin farklı dönemlerdeki farklı kural ve uygulamaları altında çalışmaya devam eden matbaacılıkla ilgili düzenlemeler, 23 Ocak 1888’de çıkarılan “Matbaa Nizamnamesi” ile durulduysa da, üzerindeki sansür gölgesi korunmuş, ayrıca “basımevlerinin her an yapılabilecek denetimlere hazır olması”, “kapılarının kilitli olmaması”, “bitişik binalara herhangi bir biçimde açılmaması” benzeri hükümler içermesiyle Cumhuriyet Türkiyesi’nde de devam edip günümüze kadar süregelmiş bir hakimiyet çekişmesine konu olmuştur. Bu hakimiyet çekişmesi; bilgiyi, belgeyi, informasyonu basıp dağıtanlar ve nelerin basılacağına, nelerin basılamayacağına karar verme rolünü üstlenmiş devletin bu basılıp dağıtılan şeyler hakkındaki hakimiyeti üzerinedir. Bu anlayışa göre devlet baskısı, kimlerin baskı yapıp kimlerin yapamayacağını belirlediği gibi, basılan şeylerin dağıtıldıktan sonra toplatılabilmesi gücünü elinde tutmaya devam etmektedir. Vergilendirme, basılan her şeyi kayıt altına alabilmenin, denetlemenin, gerektiğinde baskı öncesine müdahale edebilmenin bir yöntemi olarak kullanılmaktadır. Okurların bu çekişmedeki tek rolü, çekişmeden kurtularak önüne gelebilen yazılı eserleri okumakla sabittir.
Günümüzden çeyrek asır öncesine gelindiğinde ise, o günlerde basılı medya yerine geçip geçmeyeceğinin lafı bile edilmeyen ‘internet’ diye bir şeyin varlığından haberdar oldu dünyanın Amerikadan geri kalanı. Gelinen noktada ise basımevi, yayınevi ve gazetecilerin de dahil olduğu büyük bir çoğunluk, internet üzerinden beslenen yayıncılığı, e-kitapları, e-dergileri, e-gazeteleri konuşuyor; hatta konuşmakla kalmıyor, özellikle okyanusun batı yakasında yerleşik halklardan azımsanmayacak sayıdaki bir nüfus, eski mecralara yeni edindikleri alışkanlıklar üzerinden ulaşmaya çoktan başladı ve bu gidişat büyük bir hızla devam ediyor.
Diğer yandan, dünyanın en büyük sosyal ağı olan Facebook, resmen açıkladığına göre 500 milyon kullanıcı sayısını aşmış durumda. Bu kullanıcıların 150 milyonu Facebook’u aktif olarak kullanan kişilerden oluşuyor. Kullanıcılar artık bir bilgisayara bağlı olmadan da sisteme katılabiliyorlar. Resmi rakamlar, Ağustos 2010 itibarıyla dünya çapında 105 milyon iPhone kullanıcısını, 59 milyona yakın sayıda Blackberry kullanıcısını ve 12 milyon da Android kullanıcısını işaret ediyor. Facebook’un yeryüzündeki yarım milyar insana ulaşması altı yıl sürdü.
İnternet sayesinde nitelikli olsun veya olmasın, yazılı ve görsel medyanın kontrol edilemez bir biçimde “ortalığa dökülmesiyle” birlikte denetleme gücünü ve yayınlar üzerindeki hakimiyetini kaybetmeye başlayan otorite, bireyciliği besleyen hakim ideolojisiyle tezat bir görüntü veriyor olsa da, otonomilere karşı görünen tutumunu sürdürmeye devam ediyor. Uluslararası kabuller içeren temel çerçeveler, internet söz konusu olduğunda kolaylıkla göz ardı edilebiliyor; çünkü bilgi ve eşya alışverişinin sınırlarını çoktan ortadan kaldırmış bu yapı, yapısı itibarıyla denetlenemez bir büyümeyle gelişmeye ve yaygınlaşmaya devam ediyor. Ve bu da Türkiye’nin de aralarında bulunduğu gözlemlenen bazı ülkeleri, genlerinden gelen kontrol etme ve denetleme, gerek duyduğunda müdahale etme reflekslerini harekete geçiriyor; bunu sağlayabilmek için toplum tarafından bilinen ve bilinmeyen mekanizmalar kurmaya itiyor.
Günümüzde internet her an yapılabilecek denetimlere hazır, her şey herkesin gözü önünde cereyan ediyor. İnternetin gizlisi saklısı yok, kapılar ardına kadar açık. Bilgi ve informasyon sahipleri, gizleyen, saklayan rolünü bilgiden ve informasyondan sakınanlara devretmiş durumda. Ne var ki, internetin kapısı hem dışarıya hem de bitişik binalara her şekilde açık. Verilerinin isabetliliği tartışılır olsa da, ünlü Alexa’nın listesinde Türkiye’den girilemeyen(!) YouTube’un en fazla ziyaret edilen sekizinci site olarak yer alması ise Nasrettin Hoca’nın ünlü kapısını çağrıştırıyor.
Basın-yayın ve ifade özgürlüğü ile ‘baskı teknikleri’ üzerine en güncel bilgiyi WikiLeaks.org tartışmalarını okuyarak takip edebilirsiniz…


Yorumunuz gönderiliyor...
Yorum yazın