Yunus Baran: Tüketici nereye biz oraya
Pazarlama dünyası nereye gidiyor?
Aslına bakarsanız pazarlama dünyasının bir yere gittiği yok. Bizler düşünce boyutunda bir yerlere gidiyoruz ve pazarlamayla ilgili bildiğimiz teknik terimleri de peşimizden sürüklüyoruz. Sürüklerken de bu teknik terimlerin yanlarına bir şeyler yapışıyor. Derken gittiğimiz yerde yeni bir moda yaratmış oluyoruz. Böylelikle yeni mesleki kavramlara da kapı aralıyor, onların popüler olmasını sağlıyoruz. Bazen bu yenilikler, eskilerin popülerliğini gölgeliyor; bazen de eskisini tamamen unutturuyor. Oysa ki hepsi de çok önemli ve vazgeçilmez şeylerdir.
İnsan psikolojilerine kafa yorduğumuz dönemlerde empati konusuna da yoğunlaşıyoruz. Bilinçaltımızın neyi, neden tercih ettiğini sorgulayıp pazarlamayı nöroloji bilimiyle ilintili düşünüyoruz. Aynı şekilde sporun, insanların tutku ve aidiyet duygusu üzerindeki etkisini bir satın alma davranışına nasıl dönüştürdüğüne kafa yoruyoruz. Bu düşünsel süreçte spor pazarlamasını icat ettiğimizi fark ediyoruz. Dünyanın yok oluşunun bizlerden kaynaklandığını fark ediyor; sınırsız insan ihtiyaçlarını, sınırlı kaynaklarla karşılarken doğaya daha az zarar verecek çözümler geliştiriyoruz. Kendimizi yeşil pazarlamanın içinde buluyoruz.
Aynı şekilde, önceleri insanların, internette bu denli uzun vakit geçirmelerini yadırgarken sonrasında ise tercihleri değişen tüketiciyi yakalamak için mecrasını şaşırma eğilimi gösteren reklamlarımızı, dijital dünyaya uyarlamaya başlıyoruz. Bir de bakıyoruz ki tüketici bizi bir yere sürüklemiş, biz de teknik terimlerimiz ve uygulamalarımızla oraya gitmişiz. Ya da birileri, tüketicileri fark etmeden bildiğimiz; fakat aşina olduğumuzu düşünmediğimiz büyük bir dünyanın içine çekmiş ve biz de kendimizi orada bulmuşuz. Derken yeni yeni dijital pazarlamayı tanıyoruz. Tüketiciyi çözmeye çalıştığımız anlarda, onlar nereye giderse biz de oraya gidiyoruz. Gel dediğimizde peşimizden geliyorlar. Ve bu gel git süreci içerisindeki süreçte yeni girişimlere yelteniyoruz.
Yenidünya düzeninde, var olan düzeni yeniden yorumlayan ve bazen de düzen bozan pazarlama tekniklerinin gelmesini bekliyorum. Bakalım literatür nasıl gelişecek ve tüketici-markalar arasındaki düğüm bu kez nerede çözülecek.
Tüketici mi bizi deniyor biz mi tüketiciyi deniyoruz?
Markalar dünyasında hala çok da öğrenemediğimiz bir konu “denemek”.
“Konsept bazlı üretim yapmak, tüketicinin beklenti ve ihtiyaçlarına yönelik çözümler üretmek, oluşturulan konsepti test etmek” gibi beceriler birçok markada yeni yeni oluşmaya başlıyor. Bazen tüketici ne istediğini bilmez. Biz onun isteyebileceği şeyler yaratır ve ona sunarız. Dolayısıyla test kriterleri de birdenbire değişir.
Bizim, tüketicileri denediğimiz anlar bizlere yön verir. Peki ya tüketicilerin bizleri denediği anlarda neler olur?
Eğer ki satın aldığı bir mal, ürün veya hizmeti beğenmeyen bir tüketicinin deneyiminden ders çıkarmazsak vay halimize! İstenen şeyi değil, istediğimiz şeyi sunmuş oluruz. Beklenti karşılamak yerine, karşılandığını düşündüğümüz bir beklentinin yansımasıyla avunuruz.
Karşılıklı denemeler, en olabilecek şeyin bulunması açısından önemli. Kendimizi tüketici yerine koymayı çoğu zaman beceremiyoruz. Bence, bizce diye başlayan cümleler deneyimsel pazarlamanın dar alanlarında kısa paslaşmalara neden olur. Gol atmak için daha fazlası gerek. İşte size yeni bir pazarlama terimi alanı daha…
Peki, kendimizi tüketicinin yerine nasıl koyarız?
Çok basit.
Unvanımızdan sıyrılarak. Sattığımız her neyse onun hedef kitlesi gibi davranarak.
Bu, tüketici empatisi kurmaya yeter de artar bir durumdur. Fakat empati denen şey de bir yere kadar. Ardından sempatinin oluşmadığı empatinin de çözümsüz kaldığı anlar yaşamamalıyız. .
Sattığımız şey, her neyse artık, onun özel ve kıymetli hedef kitlesinin baktığı açıdan bakmamız gerekir. Bazen bakış açımız bozuk olabilir. Bu durum, üç yüz altmış dereceyi sıfır görmemize neden olur. Yeniden pozisyonlanmak için elimizi çabuk tutmalıyız. Boşluklar her an doldurulabilir. Dolayısıyla kurduğumuz tüm empatiyi derinlemesine bir kez daha kurmakta fayda var.
Konunun kodlarına kadar inemeyen birisi, yüzeysel çözümler önerir ve bu da uzun vadede kimseyi tatmin etmez. Uzun vadede diyorum; çünkü bazen kısa vadede sağladığımız tatminler, bizi uzun vadede sadece oluşan hasarı rötuşlamakla dolu bir dünyaya götürür.
Artık işlemez dediğiniz reklam konseptleri var mı?
Var tabii. Olmaz mı?
Her “olmaz” dediğimizde birileri çıkıyor ve bu modelleri bir kez daha kullanıyor. Bir de bakmışsınız; kısır döngüsel yaklaşımlar yine, yeniden karşımızda. Kısa vadede bir ivme yakalayan markalar uzun vadede yine eski performansına geriliyor ve sonunda “Ah biz nerede yanlış yaptık?” oluyor.
İşler gibi görünen; fakat işlemeyen modeller bize has şeyler ve bunlar saymakla bitmez. Hepimizin de dikkatini çekmiş olan birkaç örneği hatırlayalım.
Marka sesi sorunumuz var. Nil Karaibrahimgil, bitmek tükenmez bir marka sesi ve yüzü bu ülke için. Nefesi yettiğince de bu işe devam edecek veya etmeye zorlanacak gibi duruyor. Aynı konu Sertab Erener için de geçerli. Bakalım daha kaç markanın yüzü, sesi ve soluğu olacaklar.
Marka yüzü sorunumuz var. Seda Sayan, yüzü eskimez bir marka yüzümüz. Bizim artık yüzümüz kalmadı konuyla ilgili bir şey demeye. Tüketici araştırmaları, her dediğimizi etkisizleştirir derecede, ünlüyü güven endeksinde en üstlerde tutuyor. Dolayısıyla “Seda Sayan’ın selamıyla çekilen reklamlar” bitmez tükenmez bir şekilde karşımıza çıkıyor. “İşliyor mu yoksa marka imajına zarar mı veriyor?” soruları apayrı konular. Ölçümlenen kampanya rakamları dışında, cevabını bilen yok.
Ünlü kullanımına çok örnek gösterebiliriz.
Gözünüzü kapayın. Hangi ses acaba hangi markanın? Tahmin edin.
Gözünüzü açın. Bakın. Yanılın. Yeniden tahmin edin. Yanılın. Hadi yeniden…
Anladınız, değil mi?
Marka promosyonu sorunumuz var. “Eskisini getir; yenisini götür” alakasızlıkları, “günde şu kadarcık paraya şu kadar şey” kurguları bayatladı.
Her kampanyada uzunca bir hikâye yazma sevdası da işlemiyor maalesef. Markaları zoraki prodüksiyon maliyetlerine zorlamanın en pratik çözümü olan bu modeli, artık markalar da yutmuyor. Yutan markaların da canı epey yandı sanıyorum. Yurdun büyük, küçük çok markası denedi. Hikâye yarıda kaldı; kurgu, tepe taklak ellerinde patladı.
“Görsel yapım kalitesiyle işi yırtarız; mesaj sağlam olmasa da strateji doğru olmasa da işi satarız.” tutumları da maalesef işlemiyor. Maalesef değil, “iyi ki” de işlemiyor. Yoksa daha nice iletişim bütçeleri çöpe gider, bilmiyorum.
Reklamın dili nasıl olmalıdır? Durulması gereken doğru yer neresidir?
Açıkçası, bunun da tam ve kesin bir tanımı yoktur. Her reklamın kendine has bir tarzı ve tonu olmalıdır. “Terzi işi” denen tabir vardır ya hani, işte öyle olmalıdır.
Fakat bazı şeyler vardır ki reklamın durması gerektiği yeri göz kararı tanımlar. Diğer ince ayarlar ise tüm iletişim araçları ile yapılır.
Mesela markanın kişiliği ve kimliği, kesin ve net olarak reklamın ton ve tarzına bizzat konu olur. Aynı şekilde markanın karakteri de öyle… Samimi bir kişiliğe sahip bir markayı sofistike bir kurgunun içerisinde anlaşılmaz yapamayız. Diğer taraftan baktığınızda eğitim seviyesi yüksek, kültürlü, yaşam tarzıyla farklılıklara sahip bir hedef kitleye seslenen markayı da çoğu zaman hakla indirgeyemeyiz.
Bu kurguları, kaba tabirlerle bu şekilde yaptığımıza bakmayın. Bu basmakalıp tanımlar, aslında marka kimlik ve kişiliğini tanımlamada yetersiz unsurulardır.
Hepimizin bildiği bir “beyaz yakalı” tanımı vardır. Kimdir bu beyaz yakalı? Gömlek yakasından mı yoksa tişört yakasından mı bahsediyoruz?
Ya da “halka yakın” ve “bizden biri” tanımı var. Kimdir bu halka yakın, bize yakın? Aynı apartmanda oturduğumuz Necla Teyze mi yoksa aynı iş yerinde çalıştığımız Murtaza Bey mi?
Marka hedef kitlesindeki tanımlamalarımız, bize markaların iletişim söylemlerinin ne kadar önemli olduğunu gösterir. Bu hedef kitlenin yaşadığı yeri, sofra düzenini, izlediği diziyi, giydiği giysiyi, gittiği marketi, aldığı gazeteyi, bindiği otobüsü, indiği durağı, girdiği siteyi, bildiği şarkıyı, geçtiği dönemi, verdiği önemi, önemsediği önceliği, hayalindeki dünyayı, dünyadaki yerini bilmezsek onu net bir şekilde tanımlayamayız.
Dolayısıyla boğaza nazır ahkam kesen reklamcılarımız, bence ile başlayan cümlelerle bir reklam metni veya stratejisi anlatıyorsa orada durun! Reklam dilinize ve tüketicinize mesajı ileten unsurlara etki edecek bir yanılgıya götürüyordur sizi.
Dikkat edin.
Her tüketicinin, aslında bizim markamız dışında kullandığı onlarca, yüzlerce marka vardır. O markaların neresinde durduğumuzu ve o tüketiciye o markalar kadar yakın olup olmadığımızı sorgulamamız yeter. Herkesin bir ruh ikizi var mıdır bilmiyorum; ama her markanın bir ruh ikizi vardır. Bu ikizleri bulup iletişim tekniklerimizi ve araçlarımızı test edebiliriz. Yanılıyorsak da daha pratik bir şekilde düzeltebiliriz.
Giderek alaturkalaşan, arabeskleşen bir toplum mu oluyoruz? Bu iletişim kodlarındaki değişiklik daha ne kadar devam edecek?
Biliyorsunuz ki toplumlarda en zor değişen ve hatta bazen de değişmeyen şey kültürdür. Sonradan kazanılmış veya doğal kişiliklerimizi, kültürümüzdeki kodlarımızla yoğururuz ve bu da tutum-davranışlarımıza yansır. Böylelikle de bir şeyleri beğenir veya beğenmeyiz. Duyularla bize ulaşan mesajları ve bilgileri içselleştirerek tepkilerimizi veririz. Duyu organlarımızdan bağımsız hislerimize hiç girmeyeyim.

Türkiye’de olan şey de işte bu. Reklamcılar için ilginç ve güzel bir konjonktürden geçiyoruz. İşlenmez dediğimiz şeyleri işliyoruz. Marka yönetiminde çözülen, stratejiyle belirlenen; fakat iş iletişime gelince kilitlenen noktaları artık rahatlıkla reklamlara da taşıyabiliyoruz. Başörtülü abla ya da teyzelerden hacdan dönen amca ya da ninelere, çobanından yöneticisine, ayağında ayakkabısı olmayan çocuğundan holding yöneticisine kadar güzel yurdumun tüm insanlarını hedef kitlesi olarak kabul eden markalarımız var artık.
50 milyonluk bir örneklem üzerinde yapılan seçime, bir araştırma sonucu gözüyle bakarak tüketiciyi anlamaya çalışırsak girdiğimiz sürecin aslında ne kadar normal bir süreç olduğunu da görürüz. Özgürlüklerin arttığı, kişisel ifadelerin önem kazandığı, bölge sınırlarının ortadan kalktığı bir Türkiye tahayyülü süreci konuyu daha da derinleştirir. Bu konuya da çok girmeyeyim.
Bir diğer sebebi ise şudur bence ki, yukarıda ifade etmeye çalıştığım en önemli nedenlerden biridir. Hayatımızın bir döneminde yoğun olarak maruz kaldığımız unsurların, başka şekillerde karşımıza çıkmasıyla oluşuyor bunlar. Bir şarkıyı, bir türküyü, bir filmi, bir sahneyi, bir söylemi, bir tutumu, bir davranışı iletişim stratejisine uygun görmek ve bunu reklam mesajlarına uygulamak böyle bir şeyin izdüşümüdür. Zihinlerdeki tozlu rafların arasından bir dosyayı ara yüze almak, üstüne tıklamak ve dokümanı açmak veya şarkıyı çalmak gibi düşünün. Bu bir arabesk şarkı olabilir. Ya da alaturka bir fotoğraf karesi veya bir filmin kısa bir bölümü de… Ama işe yarar ve dikkat çekici. Akıllarda kalıcılığı garanti. Uygunluğu sorgulanır mı orası ayrı bir tartışma konusu.
Reklamda popüler mesaj verme unsurları neler? Karşımıza daha neler çıkabilir?
En bariz unsur, yukarıda değindiğim eskiye özlemin yansımalarıdır.
Bu özlem trendini iyi gözlemleyen reklamcıların ortaya çıkardığı şeyler ise popüler kültürün yarattığı kelime oyunları olarak karşımıza çıkmaktadır. Biliyorsunuz, bu trendi sosyal medyadan kaptık. Genellikle dizilerdeki sitkom tarzı yapımların absürt esprilerinin asıl unsurudur bu gibi türetmeler.
Benim de sosyal medyada bolca yaptığım kelime oyunlarının birçoğu reklamlarda kullanıldı. İletişim dünyasının bu trendi yakalaması ve yarattığı eğlenceyi fark etmesi geç olmadı.
Tüketici akıl oyunlarını, absürt mizahı, tekrar tekrar izleten komediyi, yeni bir şey öğrenmeyi ve bunu başkasına satmayı seviyor. Kaygılardan uzak yaratıcılıkları, var olan anlamlardan yeni anlamlar çıkarmayı da öyle…
Reklamcı adam da mesajını alıcıya kolay iletebilmeyi seviyor. Metinlerde ahengi, mesaj kanallarında çeşitliliği, doğurganlığı, basitliği, tek taşla çok kuş vurmayı, popülist olmayı, trendlere uygun davranmayı, anı yakalamayı, olaya bir de bu açıdan bakmayı, düşünülmesi muhtemel bir şeyi düşünerek şaşırtmayı, uçmayı-kaçmayı; fakat en önemlisi de konabilmeyi seviyor.
Becerirse ne ala…

Tüm bunların bileşkesinden daha neler neler çıkar ortaya. Yeter ki reklamverenin azıcık vizyonu olsun. Ve aynı zamanda reklam ajansının da bu vizyonu motive edecek görgü ve becerisi…
Sosyal medya reklamları bile etkiliyor. Sosyal medyada neler olabilir?
Mecraların birbirine bu kadar çok girdiği bir dünyayı on yıl önce tahmin edemezdik. On yıl sonrasında neler olabileceğini tahmin etmek de bir hayli güç. Ben 5 yıl önce katıldığım konferanslarda konuşmacı olan sektör abilerimin ve ablalarımın söylediklerine bakıyorum da gerçekten dedikleri çıkıyor. Fakat ne yalan söyleyeyim pek bi’ bol keseden atmışlar.
Sosyal medyanın dünü “öğrenen”, bugünü “öğreten”, yarını ise “öğrettiğiyle imtihan olan” bir yapı alacak. Sanal dünya geliştikçe işler daha çok çıkmaza girecek ve klasik mecraların önemine inanan kitleler tarafından mecra entegrasyonu sıkıntısı yaşanacak.
Memleketin yarısında internet bağlantısı var. 5 milyon insan internetten alıveriş yapıyor. Her gün Facebook ve Twitter’da geçirilen süre onlarca saate varıyor. Dünyanın en büyük dijital dünya takipçilerindeniz. Dünyada ne popülerse bizde de popüler. Markalar bu durumun son derece farkında. Tüm sektörlerin en büyük tetikçisi internet olacak ve bu itici güç, markaların tutum ve davranışlarını bir bir değiştirecek. Reklamlarda marka logoları büyüklüğünde Facebook ve Twitter logolarının kullanılması hiç de azımsanmayacak bir değişim bence.
Girişimciliği güçlü bir toplum yapımız var. Girişimcilik ruhumuzun son yıllardaki en büyük itici gücü de internet. İnternet özgür kaldığı sürece sosyal medya, mecraların dönüşümüne ve markaların gerek bütünleşik gerek kümülatif iletişim becerilerine destek sunmaya devam edecektir. Marka yönetimini bilen her marka ve bunu temsil eden herkes bu itici güçlerin farkında olduğu sürece kazanır, kazandırır.
Markalarımızın ve marka yöneticilerimizin marka yönetimi konusunda eksiklikleri mi var?
Olmaz mı? Var tabii ki de.
Fakat öğrenmemekte direnen bir nesle, alternatif öğrenmeye ve öğrendiğini uygulamaya aç bir nesil geliyor. Umudumuz, bu neslin yeni bir marka yönetim becerisi geliştirmesidir. Sağa sola sorarak stratejik kararlarını alan markalardan tutun da “Bence öyle olmaz.” diyerek olması gerekeni kabullenmek istemeyen markalara kadar bi’ dolu örnek vermek mümkün. Birçoğunun yaptığı ortak bir davranış da “koltuğumuzdan olmayalım, sırtımıza fazla yük almayalım, elimizi taşın altına sokmayalım, kendi yağımızda kavrulalım” mantığı. KOBİ markalarında sıklıkla gördüğümüz bu hayret verici vakalar da bir hayli fazla.
Yaratıcı stratejik planlamaya ve marka yönetimine duyulan inanç, maalesef müşteri ilişkileri yönetimine duyulan inançtan geri kaldıkça böyle kalmaya da devam ederiz.
Yineleyeyim; konsept bazlı üretim, konsept bazlı pazarlama ve konsept bazlı iletişime olan inancımız oluştukça ve arttıkça çok güzel işler çıkarırız. Eminim. Büyük markalar yaratırız. Dünya arenasında daha güzel listelerde ve sıralarda kendimize yer açarız.
Topraklarımızdan dünya markası çıkar mı çıkmaz mı tartışması bir tarafa, pozisyonu sağlam markalarımız var mı?
Pek tabii ki. Çok sağlam pozisyonları olan markalarımız var. Geliştirmesi gerekenler ve bir türlü toparlanamayan markalarımız da…
Biscolata ve OZMO, pozisyonu en sağlam olan ve son zamanın en parlak markalarından. Kendilerinden çok şey bekliyorum. Bonus, keza öyle. Gelecekte sektörün tüm dinamiklerini elinde bulunduran, belki de değiştiren büyük bir güç olacak inanıyorum. Sütaş ve ETİ için de aynı şeyi söyleyebilirim. Kategorilerindeki odak noktalarını yenilikçilik ve katma değerli ürünlere kaydırırlarsa marka bolluğuna düşmeden daha büyük güçler elde edebilirler.
THY ve Turkcell pozisyonlarını sağlamlaştırarak yerlerine devam eden güçlü markalarımızdan. Dünya arenasında güçlü sözcülerimiz olacaklar ve özenle büyüttükleri alt markalar yaratacaklar. AnadoluJet bu anlamda çok büyük önem arz ediyor.
Turk Telekom, TTNet ve Avea zayıf bir alan ve iletişim pozisyonu sergileyen markalardan. Belki iletişim stratejilerini gözden geçirmeliler. Aynı şekilde D-Smart’ı da bu gruba dâhil edebiliriz. Ülker, marka vaadinde ve alt markalarının ana marka ile olan pozisyonlamalarında bir türlü toparlayamayan markalarımızdan. Halka büyüdükçe odak dağılıyor. Yönetim zorlaşıyor.
İnşaat markalarından DAP hariç kimse, konsept bazlı düşünmek için gayret sarf etmiyor gibi görünüyor. Bir inşaat projesinin ismi, mimari aşamasında konulmaya başlanmadığı sürece bu işi öğrenemeyeceklerinden korkuyorum. Müteahhitlik markalaştırmaz. Sanayici mantığı da aynı şekilde. Fasonculuk markalaştıramaz. Markalaştığını düşünenler katmadeğersiz satış miktarı içerisinde üretim odaklı çalışır durur. Markalaşmanın en büyük unsurlarından birinin katmadeğerli satışlar gerçekleştirmek olduğunu düşünürsek ne demek istediğim çok daha net anlaşılır.
Son olarak; Türkiye, marka yönetimi, stratejik planlama, yaratıcılık, reklam dünyası, gençlik ve gelecek hakkında söylemek istediklerinizi alalım mı?
Bu ülkenin renklilikleri ve çeşitli kültürlerini kucaklamayan ulusal ve yerel markalar, başarıyı hep eksik yaşayacaklardır. Kaldı ki global markaların da yerelleşme stratejileri tam da bu soruna çözüm bulmak için atılmış adımlardır.
Bu geniş coğrafyanın doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine kadar her noktasında hayat var. Bu renkli hayatları yaşayan tüketicilerin yaşam biçimi, alışkanlıkları, tercih nedenleri ve davranışlarıyla ilgilendiğimiz kadar kültürel kodlarıyla, değerleriyle, inançlarıyla, bireysel sorunlarıyla da ilgilenmeliyiz. Empati kuramadığımız yerde tıkanırız. Onlardan olmadığımız anda zayıf halka olur, koparız. Kadına şiddet denen sorunun nedenine herkes gibi bakamayız. Bakarsak benzer tespitler yumağı içerisinde tepinir dururuz. Çözüm üretmekten uzak kalırız. Sosyal kampanyalarımızı, cezalandırıcı ve kötüyü göstererek değil; olumlu ve sorunun tespitine yönelik farklı bakış açıları geliştirerek sunmalıyız. Kamu spotlarımızda, kamusal tortudan uzak özel sektör yaklaşımları sergilemeliyiz. Her tercihin bir vazgeçiş olduğunu bilmeliyiz ve yaptığımız tercihin arkasında sağlam durmalıyız. Vazgeçtiklerimizi düşünüp demotive olmamalıyız.
Yaratıcılığın kaynağı, bizzat stratejik planlamadır. Bunu unutmamalıyız. Terzi işi yaratıcılıklarda yaşadığımız tatmini sipariş işlerde de göstermeliyiz. Zaten yaratıcılık, brief sürecinde bizzat bir sipariş işidir; bunu unutmamalıyız.
Reklam dünyasında, uzun ve anlaşılmaz kurgulardan vazgeçmeliyiz. Kısa, net, akılda kalıcı mesajlar vermeliyiz. Reklamlarda ajans imajı değil, marka imajı sergilemeliyiz. Bunu her marka için ayrı ayrı içselleştirmeli, prodüksiyonla iş kotarma derdinden vazgeçmeliyiz. Stratejisi olmayan işlerin altına imza atmamalıyız, attırmamalıyız.
Marka yönetimi, reklam ve iletişim sektöründe bir gelecek düşünüyorsak çevremizde olup bitene dünya kadar geniş bakmalı; onu, içinde yaşadığımız oda kadar dar kalıplara sığdırmalıyız. Geneli görmeyen özele odaklanamaz; bunu unutmamalıyız. Vizyonsuz bir kişi, kişisel markasını yaratamaz. Kariyer ve markalaşma derdinde olmayan insanlar, gelişimimize katkı sunamaz. İşlerimizi, mümkün olduğunca egolarımızdan bağımsız yaparak ilerlemeliyiz. Öğrenmeye aç, öğretmeye muhtaç olduğumuzu unutmamalıyız. Reklamcılıkla ilgili en iyi bilgi kaynaklarının reklam kitapları dışındaki kitaplar olduğunu bilmeliyiz. Hayatı okumalıyız.
Son olarak; ilişiklilerin stratejileri zayıflatmasına izin vermemeli, ince ayarları hassas ve yerinde yapmalıyız. Hedeften sapmamalı, söküğünü dikemeyen terzi konumuna gelmemeliyiz. Çevremizde terzi olmak isteyen biri varsa ona iğneyi emanet etmeli; onun, bize bizden daha çok faydası dokunacağını unutmamalıyız.
Büyük ve güçlü markalar yaratırken akıllı ve yaratıcı çözümler üretebilmemizi dilerim.


Yorumunuz gönderiliyor...
Yorum yazın