http://www.gennaration.com.tr/wp-content/themes/press

GENNARATION
GENNARATION
31 Ağustos 2010
0 Yorum

PAYLAŞ

Marka, kendisi için tasarlananların toplamıdır


Markanın tasarlanması sürecinde ürünün tasarlanması kadar önemli bir unsur da grafik tasarım. Grafik tasarımcıların tasarımlarıyla markanın üzerine örttüğü bir battaniyenin koruyuculuğu altında bir markanın imajının, kimliğinin ve bir açıdan da itibarının gelişmeye uygun verimli bir ortam bulduğunu düşünebilir miyiz?

İlhan Bilge

İlhan Bilge

Ben tasarımı, markanın üzerini kaplayan bir şey olarak görmüyorum. Marka, kendisi için tasarlanmış ve üretilmiş şeylerin toplamıdır. Ürün, hizmet, logo, ambalaj, fotoğraf, ses, koku, doku, mimari, slogan, deneyim ve tüm bunların içinde var olduğu ‘zaman’.

Markanın bir battaniyesi olmamalıdır. Olsaydı, herhalde şeffaf bir iplikten örülmesi gerekirdi. Ve eğer bir battaniye varsa, tasarlanan her şey, onun üzerinde değil, altındadır.

Markaya iki farklı biçimde bakabilirsiniz. Birinde bir faaliyet bitince diğeri başlar; her işin en iyi biçimde yapılması esastır. Diğerinde tüm faaliyetler eş zamanlı ve koordineli yürütülür; bütünlük ve tutarlılık esastır.

Markanın iyi bir ürününün tüketiciye gerçek, değerli, anlamlı ve kalıcı bir vaadi; uygun bir fiyatı ve dağıtımı yoksa, hiçbir tasarımcı o markanın imajını yükseltemez. Bunu yapmaya kalkışırsa, tasarım işte o zaman ‘battaniye’ işlevi görmeye başlar. Tüketici belki battaniyeye bakıp, ürünü satın alır ama altında farklı bir şeyin yattığını görünce kandırıldığını düşünür. Bu ise markanın ölümü demektir.

Vaadi iyi bilinen bir marka olarak, Volvo’yu ele alalım: Volvo, güvenliktir. Volvo’nun şasesi, fren sistemi, ışıkları, kemerleri, yolcu güvenliğini en üst düzeye çıkarmak üzere tasarlanmıştır. Her parçası hem onun güvenli bir araç olduğunu göstermeli (Volvo’lar, zarif görünmek üzere değil, güçlü ve sağlam görünmek üzere tasarlanır) hem de güvenliğini arttırmaya yönelik olmalıdır.

Volvo’nun logosu da onun güvenli bir araç olduğunu anlatır. Zarif bir yazı karakteriyle, örneğin Bauer Bodoni ile Volvo yazamazsınız. Bugünkü logo bir gün değişirse, yine kalın ve oturaklı bir yazı karakteriyle tasarlanacaktır.

Bauer Bodoni’yi Volvo’nun kullanıcı el kitabında da kullanmazsınız (Jaguar olsaydı kullanabilirdiniz.). Muhtemelen yine sağlam görünümlü bir yazı ailesi seçersiniz.

El kitabını tasarlarken hem yansıtacağınız hem destekleyeceğiniz şey, yine ‘güvenlik’tir. Zarif, uçucu, neşeli bir sayfa tasarımı değil; dengelere, hizalara daha çok özen gösterilmiş tasarımlar yaparsınız. Tasarımınız kaba olabilir; sıkıcı bile olabilir ama dengesiz ve hafif olamaz.

Bitmedi… El kitabındaki güvenlik bilgileri, diğer herhangi bir markanın el kitabına göre daha kolay anlaşılmalı ve daha kolay uygulanmalıdır. Aracın koruyucu bakımının nasıl yapılacağını ya da çocuk emniyet kilidinin nasıl kullanılacağını anlatırken çok daha özenli çalışılmalıdır. Bilgilere kolay ulaşılması, görsel ve edebi dilinin hiçbir yanlış anlamaya yol açmaması için, kitabın güzel olmasına harcayacağınız zamanın çok daha fazlasını açık ve anlaşılır olmaya harcamalısınız.

Özetleyecek olursak, güvenliği anlatmayan ya da arttırmayan herhangi bir tasarım ürünü, Volvo markasına zarar verir.

Volvo’nun itibarını sağlayan şey, güvenli bir araba olması değil; ‘güvenlik’ kavramını tutarlı bir biçimde koruması ve yansıtmasıdır. Hem yapısıyla hem tasarımıyla…

Ferrari de itibarlı bir arabadır; ama önceliği ‘güvenlik’ değil, ‘hız’dır. Tercih edilme nedeni de odur (Güvenliğe öncelik veren sürücüler, hızlı araba kullanmaz. Onlar Ferrari’nin hedef kitlesine dahil değildir.). Ferrari’yi –Volvo’nun aksine– güvensiz bir model değil, yavaş bir model öldürebilir. Uzun edebi metinler kullanılmış ve dingin bir kompozisyonla tasarlanmış bir broşürle de Ferrari markasına büyük zararlar verebilirsiniz.

Grafik tasarımın marka kimliği açısından derinlemesine ve yakinen kullanıldığı alan, ambalaj tasarımı diyebilir miyiz?

Bu soruya cevap vermeden önce benim bazı soruların cevabını almış olmam lazım:

• Ambalajlı ürünleriniz var mı?

• Tüketici ambalajla hangi aşamada karşılaşıyor? Satın alma kararını verirken mi, satın aldıktan sonra mı? Yoksa hiç karşılaşmıyor mu?

• Ambalajla birlikte olma süresi ne kadar?

Bazı ürünleri satın alırken, ambalajını hiç görmeyiz. Örneğin, gömleği askıda beğeniriz ama dükkândan elimizde kutusuyla çıkarız. Eve gelince kutuyu çöpe atar, gömleği dolaba asarız.

Bir başka grup ürünü, ambalajlı olarak satın alırız ama eve gelince, ambalajı yine çöpe atarız. Örneğin nohut, genellikle, eve gelir gelmez saklama kabına aktarılır.

Bazı ambalajlar ise ürünle birlikte yaşar; ancak o bitince çöpe atılır. Diyelim ki sofranızdan hardal eksik olmuyor. Dolabı her açtığınızda, hardal kavanozu karşınızda; akşam masanıza geliyor, tekrar dolaba dönüyor. O kavanoz ve o etiket, yaşamınızın bir parçası haline gelir. Böyle bir ürünün ambalajı, marka kimliğini daha derinden etkileyecek, adeta marka kimliğinin kendisi haline gelecektir. Tabii marka ve tasarım iyi yönetiliyorsa…

Bu söylediklerim, elbette, eve gelince çöpe atılan ambalajların tasarımının önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Satın alırken, taşırken, dolapta bekletirken, o ürünleri yine o ambalajla birlikte algılıyoruz. Ambalaj yine ürünün bir parçası.

İyi bir gömleği elinize kötü bir ambalajla verselerdi –ki vermezler– o gömlek sizin için artık iyi bir gömlek olmazdı.

Bunlar, ikincil ambalajlardır. Koli, sandık ya da palet gibi, yalnızca üreticinin, nakliyecinin ve satıcının gördüğü şeyler. Peki, tüketici görmediğine göre bunlarla uğraşmaya, tasarımları için para harcamaya gerek var mı?

Evet var.

Marka için çalışan herkesin, markaya inanması gerekir (Kimin, hangi fikri, hangi biçimde başkalarına aktaracağını bilemezsiniz.). Markanızı tüketiciye satmak için, onun iyi bir marka olduğu fikrini önce satıcıya satmak zorundasınız; ondan önce kendi ekibinize, en önce de kendinize. Marka sahibi, markaya inanmazsa, kimse inanmaz.

Benim her seferinde karşı çıktığım bir eğilim vardır: Malzemeleri, müşteri görecek – görmeyecek diye ikiye ayırmak; birincileri özenle hazırlamak, ikincileri ise olabildiğince ucuza maletmek. Kartviziti tasarımcıya yaptır; gider pusulasını kırtasiyeciden al, üzerine kaşe vur, kullan. Nasılsa onu müşteri görmüyor.

Bunu yaptığınızda, kendi kadronuza şunu söylemiş oluyorsunuz: “Önemli olan müşterinin ne gördüğüdür; bizim ne yaptığımız değil. Müşteri görmüyor ve anlamıyorsa, her şey baştan savma yapılabilir.”

Markanızın tüketiciyle tek temas noktası market rafı ise, marka kimliğini sürdüren tek tasarım alanı da, ambalajdır. Reklam yapıyor da olsanız, tüketici, diğer çalışmalarınızı (basın ilanlarını, afişleri, reklam filmlerini) görmemiş ya da unutmuş olabilir. Ama ürünü satın aldıysa, ambalajı mutlaka görmüş, eline almıştır.

Muhtemelen, gördüğü ve eline aldığı için satın almıştır.

Diğer iletişim alanları için yaptığınız tasarımlar, genellikle ambalajdan çok daha kısa ömürlüdür. Gazete ilanı çoğu kez bir gün yaşar, afişlerin ömrü bir-iki haftayı geçmez. Ambalajın ömrü ise çok daha uzundur. ABD ortalaması, yaklaşık 7 yıldır. 100 yıldan fazla kullanılan ambalaj tasarımları da vardır. Örneğin, büyük ninenizin gençliğinde kullandığı 4711 markalı kolonyanın ambalajı, bugün sizin marketten aldığınızın aynı.

Tabii, 54 yıl devam eden Marlboro kampanyası ya da 20 yıl devam eden Absolut kampanyası için bu dediklerim geçerli değil. O kampanyalarda da bir ilan birkaç gün yaşıyor ama 5 yıl önceki ve 5 yıl sonraki ilanla bağlantılı olduğu ve uzun ömürlü bir fikrin parçası olduğu için, her bir ilanın ömrünü, kampanyanın ömrü kadar kabul edebiliriz.

Ürünü layıkıyla kapsayıp koruyacak ve aynı zamanda dışarıdan bakanlara da içerisinde barındırığı ürünü en iyi şekilde tanıtacak bir ambalajı tasarlamak için nelere dikkat etmek gerekir?

Öncelikle ürünü anlamak gerekir. Anlamadığınız şeyi anlatamazsınız. Üretim, paketleme, taşıma, teşhir, stoklama, kullanma, hatta çöpe atma sırasında neler yaşandığını bilmelisiniz. Bilmiyorsanız, öğrenmelisiniz; dahası, yaşamalı ve hissetmelisiniz. Yalnız çalıştığınız markayı değil, rakipleri de tanımalısınız. Mümkünse –büyük olasılıkla mümkündür– ürünü kullanmalısınız.

Ürünün hakkında teknik bilgiler size zaten verilmiştir. Yapısal özellikleri, korunma koşulları, avantaj ve dezavantajlarını, özgün satış önerisini biliyorsunuz.

Sonra üreticiyi, satıcıyı ve en önemlisi tüketiciyi anlamalısınız. Onları yalnız bugün itibariyle değil, gelecekteki halleriyle anlamalısınız. Şu anda her biri hakkında bilgi ve içgörü sahibi olmak zaten yeteri kadar zor ama onlar, bir de ambalajınızı gördüklerinde değişecekler; farklı insanlar olacaklar. Kendileri bunu henüz bilmiyor ama siz biliyorsunuz (Ambalajınızı görmelerinin onları değiştirmeyeceğini düşünüyorsanız, tasarım mesleğini bırakın.).

Ürüne en uygun ambalaj malzemesini seçmeniz isteniyorsa, tam anlamıyla tarafsız olmalısınız. Tasarımcı için en uygun görünen malzeme, ürün için en doğrusu olmayabilir. Biz tasarımcılar, daha ziyade, önceden tanıdığımız ve rahat çalışacağımız malzemeyi seçme eğilimi taşırız.

Ambalaj pek çok bilgi barındırır ama bu bilgilerinin hepsinin değeri farklıdır.

1. Yasa gereği ambalajda bulunması gereken bilgiler. Bunların bir bölümünü tüketici okumalı, anlamalıdır ama bazılarını –örneğin üretim izin numarasını ya da fabrika adresini– okuması gerekmez. Onlar yalnızca arandığı zaman bulunması gereken bilgilerdir.

2. Yasanın emretmediği ama bizim okunmasını istediğimiz bilgiler. Bunlar genellikle ürün yararını ve vaadini anlatan yazılı ve görsel malzemelerdir. Rafta yanımızda duran üründen farkımızı onlar anlatır.

3. Rafta değilse de, satın aldıktan sonra okunmasını istediğimiz bilgiler. Bunlar daha ziyade kullanım bilgileridir. Tüketicinin üründen tam verim alması için bu bilgileri mutlaka görmesi ve önemini algılaması gerekir. Saklama koşulları, kullanım tarifleri, çocuklar için koruma önlemleri, bu gruba girer.

Yapacağınız en yanlış iş, tüm bilgileri ambalajın arka yüzüne, aynı yazı karakteriyle ve aynı puntoda yerleştirmektir. Bu istif biçimi “bu yazıyı okumanız gerekmez” demektir. Tüketici de okumaz.

Tasarımcının görevi, tüketicinin her bir bilgiyi hangi sırada okuması ve hangi önem derecesine göre değerlendirmesi gerekiyorsa, tam olarak bunu sağlamaktır.

Son günlerde, dış satım zorunluluk haline geldikçe çok dilli ambalajlar yaygınlaştı. Ambalajın ön yüzünde 2–3 dil, arkasında bazen 8–10 dil kullanılabiliyor.

Ben genel olarak çok dilli hiçbir iletişim malzemesinden hoşlanmıyorum.

Çok dilli ambalaj, satıldığı ülkenin tüketicisine “Arkadaş, sen benim için çok önemli biri değilsin. Senin ihtiyaçlarını, beklentilerini öğrenmek için pek çaba harcamadım. Sana sattığım ürünü de aslında başkaları için yapmıştım. Ama çok istiyorsan, parasını verip alabilirsin. Almazsan da neşen bilir!” demektir. Bu da bir üreticinin, tüketicisine söyleyeceği son şeydir.

Üreticiler, tek dilli basılı malzemenin maliyetinden çok, stok takibinden korkarlar. Depocuya, “30 koli Fransa’ya, 25 koli Azerbaycan’a gidecek.” diye talimat vermek kolaydır. “Aman, Azerice etiketler Fransa’ya gitmesin.” diye kontrol etmeniz gerekmez. Ancak, herkesin her ürüne kolayca ulaşabildiği bir çağda, markanın ilk görevi, tüketicinin kendisini ‘özel’ hissetmesini sağlamaktır. Onu tanıdığımızı, anladığımızı, düşündüğümüzü, ciddiye aldığımızı, onun için çalıştığımızı anlatmaktır.

Zaman, her bir tüketici için ayrı ayrı çalışma zamanı…

Onun için Knorr, Türkiye’de oğmaç çorbası, McDonalds’ta İnegöl köftesi yapıyor.

Tüketicinin ürünü ve markayı ne kadar tanıdığı, bizim anlatacağımız şeyi belirler. Ben işimi kolaylaştırmak için düşünmeye bir matris üzerinden başlıyorum.

Bir ropörtajınızda: “Üretimde hangi kaynakların, ne ölçüde kullanılacağını tasarımcı belirler. Bunu belki tek başına yapmaz ama karar vericileri etkilemek için güçlü bir silaha sahiptir: Tasarımın büyüsüne!” demiştiniz. Bu pencereden bize grafik tasarımın markanın varlığı üzerindeki büyülü etkisinden söz eder misiniz?

Büyü, kolay anlatılabilseydi büyü olmazdı.

Belki büyünün olmadığı durumları anlatmak daha kolay. Her biri kendi başına güzel olan unsurların, bir araya geldiklerinde, güzel olmayan şeyler oluşturduğunu görmüşüzdür. Bugünlerde bunu daha da sık görüyoruz. Çünkü teknoloji, güzel şeyler yapmayı kolaylaştırdı. Artık tüm domatesler pırıl pırıl, bütün kızların cildi mermer gibi, bütün gömlekler kırışıksız. Çizgiler düzgün, tramlar kusursuz. Ama bunların hiçbiri ürünü size sevdirmeye yetmiyor.

Tasarımın büyüsü, tüm bu malzemelerin ötesinde, bazen farklı bir kompozisyondan, bazen farklı bir sözcükten, farklı bir orantıdan kaynaklanabilir. Bir unsurun ilk kez kullanılıyor olmasından ya da 50 yıl sonra yeniden kullanılıyor olmasından ileri gelebilir.

Şarkı söylemekte olduğu için mutlu olan koristin gözlerindeki pırıltıdır, büyü. Sevgilinizin, mektubun arasına koyduğu saç telidir. Google logosunun her gün değişebilmesi ya da Coca Cola logosunun yüz yıldan beri değişmeden kullanılıyor olmasıdır.

Birisi, orada olmayabilecek bir çizgiyi oraya koymuştur. O çizgi oradan kalktığında yok olabilecek şeydir, büyü.

Michelangelo’nun Davud heykelini bitirdikten sonra ona “Konuş!” diye bağırmasına yol açan şeydir; cansız tasarıma ruh üflendiği andır.

Büyünün formülü, tarifi yok. Olsaydı, herkes aynı formülü uygulardı ve her iş büyülü olurdu. Oysa büyü çok ender rastlanan bir şey; o yüzden değerli.

I♥NY logosu, 1976 yılında Milton Glaser’ın elinden çıktığında, büyülü bir logoydu. O günden beri I♥ klişesi yüzlerce kez farklı yerlerde kullanıldı ama artık büyü yok olmuştu.

Güçlü olduğu kadar kırılgan ve uçucu bir şey büyü. “İlan tasarımınız çok güzel oldu… da, kızın saçındaki çiçek biraz abartılı mı kaçtı acaba?” dendiğinde uçup gidiveren, o yüzden tasarımlarımızı sunarken savunmakta en çok zorluk çektiğimiz, yitirdiğimizde bize en büyük acıyı veren şey de o.

Tasarım ‘büyü’lüyse, ona baktığınızda, arkasında insanlar olduğunu fark edersiniz. Dünyayı ve sizi tanıyan, düşünen, hayal kuran ve o işi yaptıkları için hayatlarından memnun olan, sizin gibi insanlar.

Bir ürünün tasarlanması esnasında ürünün daha sonra ambalajını, afişlerini ve benzeri grafik tasarım işlerini yapacak olan grafik tasarımcılar bu süreçlere yeterince dahil ediliyorlar mı? Sizce grafik tasarımcıların ürün tasarlama sürecine en ideal katılımı nasıl olabilir?

İdeal olan, ürün için çalışacak herkesin, ilk günden itibaren bir arada –en azından, iletişim halinde– olmasıdır. Herkes derken yalnız tasarımcıları kastetmiyorum. Ham madde tedarikçisinden satış müdürüne, hatta muhasebe müdürüne kadar herkes, marka ekibine dahildir. Gülmeyin, muhasebecinin reddettiği tasarımım oldu benim. Karşı çıktığı şey de fiyat değil, kolideki ürün sayısıydı. Daha kötüsü de, adam haklıydı.

Ekipten bir kişi bile ilk toplantıda yoksa, ileride sorun çıkacak demektir.

Bizdeki yaygın uygulamayı bilirsiniz: Önce bir ürün fikri vardır. Umut verici ise üretim ekibi çalışmayı başlatır. Ürün ortaya çıkmak üzereyken ona bir isim aranır. Piyasadaki hazır kalıplarla üretim yapılmayacaksa, endüstri ürünleri tasarımcısına önbilgi verilir. Grafik tasarımcıya, logo ya da ambalaj çalışmasına başlaması söylenir (Bu aşamada marka isminin hâlâ belirlenmemiş olması da mümkündür.).

Biz de müşteriye, her şeyin birlikte tasarlanması gerektiğini anlatmaya çalışırız. Ürünün kendisi, tasarımı, satılacağı yerler, fiyatı, grafik tasarımı bir bütündür. Birlikte düşünülüp, birlikte tasarlanmalıdır. Bir çalışmayı bitirip ikincisine başlarsanız, her aşamada pek çok fırsatı heba edersiniz. Bir önceki çalışma, bir sonra bulunabilecek fikirlerin çoğunu devre dışı bırakır.

Genelde de yapılan, budur. Ve hepimiz, bizden önce işe yanlış başlandığından, bizden sonrakilerin de bizim yaptıklarımızı bozduğundan şikâyet ederiz.

Eski bir müşterim, kuracağı restoran zinciri için benden çalışma istediğinde, içmimarıyla tanışmak istedim. “Birkaç kişiyle görüşüyoruz, kimle çalışacağımıza henüz karar vermedik; sen logoyu düşünmeye başla” dediler. İşe ancak içmimarla birlikte başlayabileceğimi söyledim ve bekledim.

Düşünün; mekânın tarzı, atmosferi, renkleri, kullanılacak aksesuarlar henüz belli değildi ve ben belli olmayan bir mekânda kullanılacak panoları, mönüleri, standları tasarlayacaktım. Benden sonra işe başlayacak içmimar ya benimkilerden çok farklı şeyler yapacak, markanın en önemli unsuru, bütünlüğü ve tutarlılığı, daha ilk günden yok olacaktı ya da benim yaptıklarıma uymak için, pek çok iyi fikri çöpe atacaktı. Daha da önemlisi, içmimarlık ve grafik tasarımın güçlerinin bir araya gelmesinin yaratacağı sinerjiden yoksun kalacaktık.

Marka kimliği, ilk günden itibaren, onun için çalışacak herkesin katkısıyla ortaya çıkmalı. Bu, yorucu bir çalışmadır ve çok zaman alabilir. Ama markayı diğerlerinden bir adım öteye götürebilecek o temel fikrin tam ve tutarlı olması, harcanan tüm çabalara değer.

Herkesin kafasında aynı resim oluştuktan sonra, artık birbirinizi çok sık görmeseniz bile bir ‘ekip’ olmuşsunuzdur. Ekibin her üyesi, neyi, niçin, nasıl yapacağını daha iyi bilir ve daha hızlı yapar. Hem tasarım için harcayacağınız zaman azalır, hem de uzun tartışmalardan, çatışmalardan, düzeltmelerden ve yeniden tasarlamalardan kurtulursunuz.

En önemlisi; marka için yapılan her şey, kim tarafından yapılırsa yapılsın, aynı marka kimliğini, aynı marka vaadini anlatır. Ki bu da markanın ‘olmazsa olmaz’ıdır.

Bir grafik tasarımcı, marka ve müşteri arasındaki ilişkiyi nelere dikkat ederek idrak ediyor ve bu ilişkiyi kendi yaptığı tasarımlara nasıl yansıtıyor?

Tasarımcı, marka-müşteri ilişkisini çok değişik biçimlerde kavrayabilir:

Üretici firmaya sorar. Deneyimli bir üretici, kendi müşterisi hakkında, başkalarında olmayan pek çok bilgiye sahiptir. Onun bilgilerini küçümsemeyin.

Kendi deneyimlerinden yararlanır. Daha önce benzer ürünler ya da benzer hedef kitle için çalışmalar yapmış olabilir. Üreticiler de bu deneyimi hesaba katarlar ve daha önce kendi sektörleri için çalışmış tasarımcı ararlar. Hatta bazen öyle abartırlar ki “Bu tasarımcı daha önce hep kahve işi yapmış; acaba çay işi yapabilir mi?” diye bile düşündükleri olur.

Kendi yakın çevresinde mini araştırmalar yapar. Atölye arkadaşlarına, ailesine, yaptığı işi gösterip “Olmuş mu? Bundan ne anlıyorsun?” diye sorup, algılamayı ölçmeye çalışır. Ama tasarımcının yakın çevresi, uygun deneklerden oluşmaz. Ya meslektendirler ya da zaman içinde mesleğe yakın hale gelmişlerdir; bu yüzden tüketici algısını temsil etmezler.

Araştırma ister. İlk yapması gereken aslında budur ama her müşteriden araştırma bütçesi çıkaramayacağını bilir. Araştırma sonuçlarını karar verici mevkiine koymamak şartıyla, en uygun başlangıç; tüketici tutum ve davranışlarını, ürün ve marka algısını, rakiplerin zihin payını iyi bir araştırma şirketinden öğrenmektir.

Empati kurar. Bilgiyi nasıl toplamış olursa olsun, tasarımcının en güçlü ve en zayıf noktası, empati kurma yeteneğidir. Topladığı bilgi, kimlerle empati kurması gerektiğini ona söyler ama nasıl kuracağını söylemez.

Tasarımcının önemli bir görevi de beklentileri yönetmektir. Markanın vaadi ile tüketicinin beklentileri arasında bir denge kurmalı ya da var olan dengeyi korumalıdır.

Tüketicide beklenti yaratamazsanız, ürünü satamazsınız. Beklentiyi gereğinden fazla yükseltmek de risklidir. Marka, vaadini yerine getirse bile tüketicinin, söylenenden fazlasını beklemesine yol açmış olabilirsiniz.

İkinci sınıf bir ürüne birinci sınıf bir ambalaj tasarlayarak belki kısa vadede satışları arttırabilirsiniz ama hemen ardından tüketicide büyük bir hayal kırıklığı yaratırsınız. Bu da markaya yapacağınız en büyük kötülüklerden biridir.

Marka ile müşterisinin ilişkisini yönetirken tasarımcının yapabileceği en iyi şey, kendini fark ettirmemektir. Tüketici, karşısında muhatap olarak tasarımcıyı değil, markayı görmelidir. İyi tasarım, genellikle, tasarlanmış gibi gözükmez. Kim yaparsa yapsın, o broşür zaten öyle olacakmış gibidir.

Tasarımcı kendini gizleyemezse, marka, inandırıcılığını kaybedebilir.

Fikirlerine çok değer verdiğiniz bir politik liderin, konuşmalarını danışmanlara yazdırdığını, televizyonda konuşurken salladığı kalemi de eline reklam ajansının verdiğini öğrendiğiniz günü düşünün!

İlhan Bilge kimdir?

1950’de İstanbul’da doğdu. 1971’de Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu (bugünkü adıyla Marmara Üniversitesi) Grafik Bölümü’nden mezun oldu. Okula girdiği yıl (1967) profesyonel iş hayatına başladı. Kurumsal kimlik tasarımı, yayın tasarımı, bilgilendirme tasarımı ve çevresel grafik tasarımı gibi farklı dallarda ürünler verdi; ambalaj tasarımı alanında uzmanlaştı. 1978 yılında kendi tasarım atölyesini kuran Bilge, birçok yayında çeşitli görevlerle ve çalışmalarıyla yer aldı. Grafikerler Meslek Kuruluşu kurucu üyesi olan Bilge, Marmara Üniversitesi Grafik Bölümü’nde reklam grafiği ve MSGSÜ Grafik Bölümü’nde ambalaj tasarımı üzerine eğitim vermektedir.

 

DİĞER GENNARATION YAZILARI

Yorumunuz gönderiliyor...

Yorum yazın


Bu yoruma e-posta abonesi ol