http://www.gennaration.com.tr/wp-content/themes/press

A. SELİM TUNCER
A. SELİM TUNCER
17 Haziran 2010
1 Yorum

PAYLAŞ

“Armut dalda kız balkonda sallanır, şeker yemiş yanakları ballanır!”


Refik Halit Karay’ın Eskici isimli hikayesini bilir misiniz? Esra Yalazan’ın “Çocuklar, sümbüller, Türkçe ve Refik Halit Karay…” başlıklı yazısını okuyunca, çok gerilerden, ilkokul yıllarımdan burnuma düşen derin bir sızı hissettim. O yıllardan bugüne o hikayeye bir kez daha göz atmış olduğumu sanmıyorum, hikayeyi bütün ayrıntılarıyla hatırlamam da mümkün değildi, ama Yalazan’ın yazısında Eskici adını görür görmez, duygusu bir sağanak gibi üstüme boşalıverdi birden.

Babasını ve annesini kaybeden Hasan’ın İstanbul’da hiç yakın akrabası kalmamıştır. Komşuları Hasan’ı Filistin’de yaşayan halasının yanına gönderirler. Hasan, gittiği yerin diline yabancı olduğu için hiç kimseyle konuşmaz. Bir gün halasının evine ayakkabıları tamir için gelmiş bir eskiciyi çalışırken izlemeye koyulmuşken “Çiviler ağzını acıtmıyor mu?” diye sorar. Eskici önce çocuğun Türkçe konuşmasını garipserse de onun İstanbullu olduğunu öğrenir. Eskici de İstanbul’dan kaçmıştır. Hasan hiç durmadan, doyasıya konuşmaktadır. Hasretle Türkçe konuşmaktadır. Eskici de onunla… Eskicinin işi biter ve gitme zamanı gelir. Ayrılırken Hasan çok ağlar, ama yapacak bir şey yoktur; eskici de sakallarından süzülen gözyaşlarıyla oradan uzaklaşır.

Şimdi konumuza dil, kod ve kavram üzerinden bir giriş yapalım: Bir sözcük her neyin ismi olursa olsun, sonuçta bir kavramın ismidir. Bir ismi, bir ses kodu olarak duyduğumuzda veya yazılı kod olarak okuduğumuzda, öncelikle zihnimizin derinliklerinde muhafaza ettiğimiz kavramı açığa çıkarırız. İletişimde “kod açma” dediğimiz şey budur aslında…

Aslında önce kavram vardır, sonra bu kavrama isim verilir. Fakat bizim tanışmamız önce sözcüklerle, sonra kavramlarla olur. Kavramın gelişmesi ve derinlik kazanması ise, bebekliğimizden başlayarak çok uzun yıllar alır. Kavramsal gelişme, belki de ölünceye kadar devam eder.

Kavramlara sözcükler üzerinden varırız. Yani sözcükler kavramların kodlarıdır. Kavramlar o kadar büyüktür ki, ancak zihinlerin engin kapasiteleri içine sığabilirler. Bu nedenle kodlanmak zorundadırlar. Eğer bunu yapmayacak olursak, kavramları zihinden zihinlere taşıyabilmek imkanı olamazdı. Böylece insanlar arasında iletişim de gerçekleşemezdi.

Dilden bir sözcük atmak, birkaç ses biriminden oluşmuş bir yapıyı değil, koskoca bir kavramı atmak demektir. Dile bir sözcük kazandırmak da aslında bir kavramı sağlam bir kazığa bağlamak anlamına gelir. Kavramlar, hayatiyetlerini sözcüklere yapışarak, tutunarak sürdürebilirler çünkü.

Örnekler hep “elma” sözcüğü üzerinden verilir ya, bu kez değişiklik yapalım, örnek sözcüğümüz “armut” olsun. Diyelim ki, iletişimin “kaynağı” olarak muhatabımıza, yani “alıcı”ya “armut” düşüncesini iletmek istiyoruz. Öncelikle mesajımızı kodlamamız gerekecektir. “Armut”, “armut” kavramının kodudur. Zihnimizde barındırdığımız şey ise, “armut” kavramıdır. Bizdeki “armut” kavramını muhatabımıza kavram olarak göndermemiz mümkün değildir. Çünkü kavramlar o kadar büyüktürler ki, zihinlerden zihinlere taşınamazlar. Bu arada, “armut”un kodu var, kavramı var, ama kendisi, yani nesnel gerçeklik olarak “armut” niye ortada yok diye sorulabilir. Bu filmde armudun kendisi oynamaz, bütün bunlar “armut” dalında olgunlaşırken ya da manavdaki kasasında mışıl mışıl uyurken olur. Siz hiç armudun kendisini beynine sokan kimse gördünüz mü?

Devam edelim: “Armut” kodunu alıcıya gönderdik. O da bizi kırmadı ve kodu kulaklarından içeri soktu. Kod, kod olarak bir işe yaramaz, açılması lazım. Alıcı, “Hadi o kadar kulağımdan girdi, bari açayım.” dedi ve kodu açtı. Zihninde kocaman bir “armut” kavramı açılıverdi. Ve ilet(iş)im gerçekleşti.

Ben kodlamayı, çok büyük dosyaları sıkıştırıp bir “zip” dosyası haline getirmeye benzetirim. Eğer koca koca dosyaları sıkıştırmazsanız gönderemezsiniz çünkü… Kodu gönderdiniz, karşı tarafa da gitti, ama açılması lazım. Eğer muhatabınızda bu “zip” dosyasını açacak bir “expander” yoksa, dosyanız sadece kodlanmış bir dosya olarak kalır. E, bunun yeri de, herhalde “çöp kutusu”dur. Gereksiz yer işgal etmemeli…

Demek ki, ilet(iş)im en az iki kişi arasında gerçekleşebiliyor ve her iki tarafın da ortak yazılım ve donanıma sahip olmasını gerektiriyor. Kod, yani adı üstünde şifre… Diyelim ki, parola… “Tık tık!” İçeriden: “Kim o?” Dışarıdan: “Ben Profesör Oklitus, Çelik Blek’in selamı var!” İçeriden: “Parolayı söyle!” Dışarıdan: “Mavi ibikli horoz!” İçeriden: “Saatlerdir seni bekliyorum, nerde kaldın?” Ve klik, kapı açılır.

Bir kod sistemi olarak dilin sözcükleri de parola gibi uzlaşım gerektirir. Yani insanlar, bir kavram üzerinde uzlaşırken aynı zamanda o kavramın ismi üzerinde de uzlaşırlar. Ve bu kodlamada bir nedensellik söz konusu değildir. “Mavi ibikli horoz!” Ne demek bu şimdi? Eğer söylersen, kapı açılır demek! Ötesini boşverin.

Armut!.. “Armut”a neden “armut” dediğimizin bir cevabı olması gerekmiyor. Önemli olan “armut” kavramına “armut” ismi vermemiz ve bu konuda uzlaşmamız. “Armut”u duyduğumuzda zihnimizde “armut” kavramının açılması… Bunun dışında, armudun sapının, üzümün çöpünün hiçbir önemi yok!

Bu arada, atlamamamız gereken önemli bir mesele, her ne kadar, aynen isim gibi kavramın da üzerinde uzlaşmış olsak bile, her birimizin zihnindeki “armut” kavramının mutlaka öznel farklılıklar göstermesidir. Kültürel ve algısal farklılıklar, yetiştiğimiz ortam, yediğimiz ya da komşunun bahçesinden yürüttüğümüz armutların cinsi gibi saymakta zorlanacağımız bir sürü etmen kavramı farklılaştırır. Ama idare edeceğiz artık! Çünkü epeyce geniş bir ortaklık var.

“Kodun açılımı nedir?” diye sorduğumuzda vereceğimiz cevapları da yine kodlarla ve simgelerle öreceğimiz için “kavram”ın kendisini asla burada aktaramayız. O nedenle bu yazıyı okuyan herkes, her adımda kendi kod açılımlarını yaparak yazıyı anlamaya çalışıyor. Mecburuz buna… “Kavramlar bir yerden başka bir yere taşınamayacak kadar büyüktürler.” diyoruz ya!

İki armuttan birincisi, diyelim ki “kaynak” tarafından “alıcı”ya gönderilmek istenen mesajın zihindeki kavramı… Yani “kaynak”taki armut kavramı… İkincisi de “alıcı”daki armut kavramı… Kaynakla (Buna “verici” de deriz.) alıcı arasında gidip gelen şey bir küçücük koddan ibarettir; ortada ne nesnenin, yani armudun bizzat kendisi ne de armut kavramı vardır. Kaynak armut kavramını kodlayarak, yani “armut” diyerek alıcıya iletiyor, o da kodu açıyor ve zihnindeki armut kavramına ulaşıyor. Ancak, çoğu zaman iki zihindeki iki farklı armut kavramı nedeniyle ilet(iş)im tam olarak gerçekleşemiyor. Yani bazı boşluklar oluşuyor. İletişimin başarısını sağlayan şey, kavramların birbirlerine yakınlıklarıyla orantılı… Buna iletişimde “ortak deneyim alanı” deriz.

Eğer iki farklı dile sahip iki yabancı, kod sistemi olarak içlerinden birinin dilini kullanıyor ve bu kişiler bu dille aralarında anlaşmaya çalışıyorsa, “ortak deneyim alanı” çok daralır. Bunun nedeni ise, kavramların bebeklikten başlayarak zaman içinde büyümesi ve gelişmesidir. Oysa yabancı dil kodlarının kavram karşılıklarını kavramamız oldukça yüzeyseldir. En fazla sözlük ve ansiklopedilerle sınırlıdır. Kavramları ise tam olarak hiçbir sözlük, hiçbir ansiklopedi taşıyamaz ve aktaramaz. Belki ucundan azıcık!

Şimdi, aramızda uzlaşarak yüzlerce yıldır kullandığımız kodları, biri gelse, elindeki kocaman bir silgiyle silse ve yerine “Alın, bunun üzerinde uzlaşın!” diyerek dilimize yeni kodlar verse ne olur? Tabii ki kavramlar da göçer. Çünkü o kavramlar yine yüzlerce yıldır o kodlar (sözcükler, isimler) üzerine tutunarak büyümüşler ve hayatiyetlerini sürdürmüşlerdir. Kavramlar böyle yaşayabilir. Hatırlayın, bebeklikte kavramlardan önce sözcükleri öğrenir, sonra o sözcükleri kavramlarıyla doldururuz. Ve bu kavramsal gelişme ömür boyu devam eder. Hatta, düşünme fiilini gerçekleştirebilmemiz de sözcüklerle mümkün olur. Yani sözcüklerle düşünürüz ama, bu sözcüklerin kavram karşılıkları olmasaydı yine düşünemezdik, çünkü sadece bir tıngırtıdan ibaret olan içi boş sözcükler hiçbir işe yaramazdı.

Örnek olarak seçtiğimiz “armut” sözcüğünün kökeni “armûd” Farsça bir sözcüktür mesela… Şu aşamada bizi ne ilgilendirir bu… Yüzlerce yıldır ilmek ilmek işlediğiniz ve zihninizde kavramını ördüğünüz “armut”u elinizden alsam ne yaparsınız?

İşte o nedenle derim ki, dil yasağı, insanın diline değil, zihnine vurulan bir kelepçedir! Yine o nedenle derim ki, dil yasağı, insanı ömür boyu gurbete mahkum etmek demektir! Ve yine o nedenle derim ki, bir kasabanın ismini değiştirmekle Hasankeyf’in sular altında kalması arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de trajiktir!

Eğer buradan politik bir itiraz ortaya çıkıyorsa çıkar. Bir şey yapamam. Teşbihte hata olmaz; benim yaptığım “Ayının kırk türküsü var, kırkı da armut üstüne…” kapsamı içindedir. Kapsamın dışına taşanlar oluyorsa, tamam, onları da tanımazlıktan gelmem.

Hazır bu sayımızın manşeti “Reklamın dili”yken, en önemli iletişim dizgesi olan “dil”le, “armut marmut” diyerek göstergebilim çerçevesinde değinmekte yarar gördüm.

Bu arada, başka bir “armut” daha var ama, onu bağlamı belirler. Kimsenin üzerine alınmasına gerek yok!

 

DİĞER A. SELİM TUNCER YAZILARI

1 Yorum

21 Haziran 2010 22:43

Gennaration Gazetesi | VS Magazin

[...] A. SELİM TUNCER “Armut dalda kız balkonda sallanır, şeker yemiş yanakları ballanır!” [...]

Yorumunuz gönderiliyor...

Yorum yazın


Bu yoruma e-posta abonesi ol