http://www.gennaration.com.tr/wp-content/themes/press

A. SELİM TUNCER
A. SELİM TUNCER
13 Mayıs 2010
1 Yorum

PAYLAŞ

“Beni böyle seev sevecekseen, olduğum gibii görecekseen…”


“Girme ömrüme, girme gönlüme / Ne dertliymiş bu diyeceksen…” şeklinde nakarat devam ediyor bu Orhan Gencebay şarkısının güftesinde…

Şarkıya sonra döneceğiz, şimdi biraz başka sokaklarda gezinelim. İnsan zihnine gelen bir bilginin algılar içinde yer edebilmesi için, orada, sinyallerin denk düşeceği ve yapışacağı başka bilgiler olması gerekiyor. Eğer yapışacak bir şey bulamazsa yeni gelen bilgiler uçuşup gidiyor. Ya da şöyle söyleyelim; bir insanla iletişim kurmak istiyorsak onun zihninde var olan ve göndereceğimiz mesajın yapışacağı neler olduğunu dikkate almak zorundayız. Konuyu biraz daha açacak olursak, diyebiliriz ki, zihinde bir bina inşa etmek istiyorsak, orada bir subasmanın olması gerekiyor. Frederic Vester şöyle diyor: “Gelen enformasyonla kişinin hafıza içeriği (ve temel beyin programı) arasında bir rezonans (benzerlik ve birlikte titreşim) olması gerekmektedir.”

Ama bir de şöyle bir ilke var: Zihin, birbirine benzer şeyleri de kabul etmiyor. Zihinde olanla dışarıdan gelenin birbirine benzerliği bir kesişim (interference) oluşturuyor, içerideki bilgi (subasman) dışarıdakini almaya değer bulmuyor ve kovuyor.

E, ne yapacağız o halde? Hem gönderdiğimiz yeni bilgilerin bağlanacağı/yapışacağı benzer bir yer arıyoruz hem de zihin benzer bilgileri değersiz bulduğu için kabul etmiyor. Zaten, zurnanın malum sesi çıkardığı yer de burası… Bence öyle bir şey yapacağız ki, inşa faaliyetini hem zihindeki subasmanın üzerinde yükseltecek hem de yepyeni kombinasyonlarla yepyeni ve özgün bir mimari eser ortaya koyacağız. Ben buna “âşinâ orijinallik” diyorum. Yani hem tanıdık hem de yepyeni ve özgün…

Şimdi Gencebay şarkısına dönebiliriz. Bir tek müzik konusuna burnunu sokmadığın kalmıştı demeyin, çünkü benim meselem müzik değil. Sadece örneği oradan veriyorum. Yazının başlığını da bir Gencebay şarkısından seçmemin nedeni var.

Önce hepinizin bildiği şu hikayeyi burada tekrarlayayım: Bir muhabir, Devlet Senfoni Orkestrası’nın Sivas’ta verdiği ücretsiz konser sonrası dağılan halkın arasından bir yaşlı amcayı yakalar ve: “Amca, nasıl buldun konseri, beğendin mi?” diye sorar. Amca cevabı yapıştırır: “Evladım, Sivas Sivas olalı, Timur’dan bu yana böyle zulüm görmedi.”
Hikayenin aslı var mıdır bilmem, ama Sivas dışında, olayın ayrı ayrı Erzincan, Erzurum, Diyarbakır, Yozgat gibi illerde de yaşanmış gibi anlatılmasının bir anlamı var.

Aslında, 1934 yılında radyolarda Türk müziği yayımlanmasını yasaklayıp (Sonra Atatürk’ün emriyle serbest bırakılmıştı.) halkın zıttına bir müzik politikasında direten devletin, toplumun “subasman”ını dikkate almamasından kaynaklı bir çelişkiydi yaşanan…

2000 yılında, sipesifik.com’da A. Nurullah Güler, “Ortadoğulu Bir Türkiye Fotoğrafı: Orhan Gencebay” başlıklı yazısında benzer sularda dolaşıyordu: “1950’li yıllarda daha çok kırsal alanda yaşayan toplumumuzun hızla ve düzensizce şehirlere göç ettiği ve bu göçün yeni bir sosyal tabakayı oluşturduğu bilinmektedir. Daha çok şehir merkezinin etrafında gecekondularda yaşamaya başlayan bu kitle hem köyünü şehre taşırken hem de şehrin getirdiği yeni şartlara ayak uydurmaya çalışmıştır. Bu süreç aslında müzikte de yeni gelişmelerin habercisidir. Orhan Gencebay’ın sesiyle tanınmaya başlaması tam da bu yıllara rastlıyor. (…) 1961’e kadar ülkemizde Sirkeci, Karaköy ve Beyazıt civarında sahipleri daha çok Ermeni ve Musevi asıllı olan vatandaşların kurdukları, Sahibinin Sesi ve Grafson gibi plak firmaları müzik endüstrisini yönetiyorlardı. Bu firmaların müzik arşivimize hatrı sayılır ölçüde önemli plaklar kazandırdıklarını söyleyebiliriz. 1961’den sonra göçle birlikte Anadolulu girişimciler özellikle Doğubank İşhanı’nın alt katında plak firmaları kurmaya başladılar. 1971 yılına kadar aşağı yukarı popüler olmuş bütün ses sanatçıları 45’lik ve uzunçalarlarını bu firmalardan çıkarmışlardı. Önceleri Türkçe sözlü adaptasyonlar ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra buhranların etkisiyle dünyayı kasıp kavuran ‘rock’ müziğinin ülkemize uyarlanmış şekli olan ‘Anadolu-rock’ tarzı piyasaya hakimdi. ‘Anadolu-rock’la birlikte Türk müziği tekrar hatırlanacak, özellikle iki kolunda da önemli gelişmeler yaşanacaktı. 1964 ile 1966 arasında Zeki Müren, Ahmet Sezgin, Nuri Sesigüzel, Suat Sayın ve Şükran Ay gibi sanatçılar adlarını duyurmaya başladılar. Bu sanatçılar hem klasik eserleri yeni yorumlarla seslendirirken bir yandan da yeni besteleri halkla buluşturdular. İşte bu yıllarda Orhan Gencebay adı hem bir besteci hem de bir bağlama virtüozu olarak Doğubank piyasasında dolaşmaya başlıyordu. ‘Sevemedim Kara Gözlüm’, ‘Koca Dünya’, ‘Sabır Taşı’ gibi şarkıları dillerde dolaşıyordu. (…) Gencebay, Anadolu müziği üzerine, Türk klasik müziğini, Ortadoğu müziğinin tüm katmanlarını, Klasik Batı müziğini, ‘blues‘, ‘jazz‘, ‘rock‘ gibi yeni müzik dillerini ustaca yerleştirir. Köyden kente gelmiş ve bir gecekondu mahallesinde yaşayan insanın kulağına da, kentli bir zevke de hitap edebilecek düzeydedir, yaptığı. Kırşehir’den İstanbul’a gelen birisi için Neşet Ertaş’ı dinlemek kadar doğaldır, onu dinlemek. Kentin burjuva semtlerinde oturan üst gelir gruplarının çocukları içinse yeni bir keşif, bir bakıma fantazidir. Varoşlarda yaşayan fakir ve dertli kitle için söyledikleriyle ilaç, belki afyon, üst kültür grupları içinse inkar edilemez yeni bir müzik dili olmuştur. Çünkü burada yaşayan herkes darbukayı bir şekilde sever, yaylılara dayanamaz, makamlara (en azından günde beş kez ezanla) aşinadır.”

Güler’in de işaret ettiği gibi kırsaldan kente göç eden kitlelere ne Batı formlarındaki müzik bir şey söylüyordu ne de onları köylerinde bıraktıkları türküler tatmin ediyordu… Yeni bir şey gerekiyordu ki, arabesk, arabesk-rock, anadolu-rock, fantezi müzik gibi türler, toplumun mevcut “subasman”ını iyi okuyup üzerine bu formları inşa ediverdiler. Yani, devletin başıboş bıraktığı, daha doğrusu beğenmediği bir kocayla evlendirmeye kalktığı toplum, ya davulcuya ya da zurnacıya kaçmıştı.

Bu apışma durumunda Türk aydınının incilerini, TRT’nin yasaklamalarını, hatta bazı sol entelektüellerin bile derin arabesk kritiklerini hatmedip duruyorduk, ama su devamlı yatağına akıyordu. Ardından 80’lerden sonra yaşanmaya başlanan ‘pop’un ‘arabesk’leşmesi süreci, Sezen Aksu, şimdilerde özellikle Almanya kaynaklı ve arabesk soslu hip-hop, elektronik müzik, R&B gibi türlere tanıklık ettik.

Yanlış anlamaya meydan vermemek için hemen bir uyarıda bulunayım: Ben burada, ne bir müzik türünü övüyorum ne de yeriyorum. Bir olguyu analiz etmeye çalışarak yazının başındaki teze dayanak oluşturuyorum. Yoksa, herkesin müziği kendine tabii ki!

Ancak, şunu söylemeliyim ki, bu oluşumları beğenmeyenlerin mevcut kültürel subasman üzerinde yükseltecekleri eserleri kendilerinden beklemek hakkımızdır.

Ne demiştik? Bir insanla iletişim kurmak istiyorsak onun zihninde var olan ve göndereceğimiz mesajın yapışacağı neler olduğunu dikkate almak zorundayız. Uyku dışında geçirdiğiniz zamanın %80’e varan bölümünü bir şekilde çevremizle iletişim kurarak geçirdiğimizi hatırlayacak olursak, bu ilkenin yaşamımız boyunca ne kadar işimize yarayacağını hesap edebilirsiniz. İletişim profesyonellerinin ise, adı üstünde, işleri budur ve ömürlerini “subasman” kodlarını eşeleyip durmakla tüketmek zorundadırlar.

Yüce Zerey, Etiler’de oturan, Nişantaşı’nda gezen, Beyoğlu’nda akşam sefasına katılan, Türkiye’yi de bu üçgenden müteşekkil zanneden reklam ve pazarlama çalışanlarının anlaması ve hazmetmesi gereken bir mesele olarak tarifliyordu konuyu…

Dr. Zeynep Özata da, “Zihnimiz, yeni gelen enformasyonu anlamlandırabilmek için, içinde tanıdık bazı noktalar arar. Küresel olanı, farklı kültürlere aktarabilmenin yolu da lokal olandan referanslar vermek, bilinmeyeni bu yolla bilinir kılmaktır.” diyor.

Apışıp kalmamak için, çevremizi, ilişkilerimizi, işlerimizi, hatta dünya siyasetini, ülkemizin yeni siyasi panoramasını bir de bu gözle değerlendirin bakalım. Nasıl her şey kristalize oluveriyor, göreceksiniz.

“Beni böyle seev sevecekseen, olduğum gibii görecekseen…”

Yaa monşer, böyle işte!

 

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

 

 

DİĞER A. SELİM TUNCER YAZILARI

1 Yorum

01 Temmuz 2010 07:48

a. nurullah güler

Selim Bey, öncelikle elinize, emeğinize sağlık… Geç de olsa bir şeyler söyleyeyim dedim:

İletişimin temel bir kuralını doğru bir yerden anlatmışsınız. Ülkemizde, maalesef her alanda, bazen farkında olmadan, bazen de kasıtlı olarak; bu yanlışa düşülebiliyor. Yani “biz bildiğimizi okuyalım, karşı taraf anlasın. Anlamazsa da napalım, cahil bu halk! Ona bu durum müstehak…” muhabbeti. Bir tür Jakobenizm…

Müzik’te de benzer bir durum söz konusu… Bu millete zorla Klasik Batı müziği dinletme girişimleri her zaman olmuştur. Hatta bu millete al sana benim sınırladığım alanlarda Arabesk, Halk Müziği, Sanat Müziği, vs. diyenler de olmuştur. Türk müziği’nin yasaklandığı dönemler de maalesef olmuştur. Ama sonuç ortadadır. Türkiye sadece Nişantaşı, Taksim, Etiler hattından müteşekkil olsaydı dahi bir sürü farklı frekansta zihin muhakkak olacaktı. Ama malum, Türkiye kocaman bir coğrafya… Hepimizin kodlarında dedelerimizden, ninelerimizden gelenler var. Ve zemin o gelenler…

Burada mevzu, dediğiniz gibi, doğru temel üzerine yeniyi koyabilmek. Sizin tabirinizle “aşina orjinallik”… Orhan Gencebay’ı sürüden ayıran; doğru temel üzerine koyduğu yeni ve ortaya çıkan “yepyeni”… Gencebay; Türk halk müziğini, klasik Türk müziğini, Arap müziğini, Akdeniz müziğini ve klasik Batı müziğini bilen ve müziğinde kullanan bir adam. Bu toprakların temel kulak bilgisi coğrafyanın etkilendiği yöresel müziklerle ilgili. Neşet Ertaş’la, Kütahyalı Ahmet’le, Munir Nurettin ile, Kazancı Bedih ile ilgili. O zemini doğru koyamazsanız üzerine çıkacağınız katlar en azından halkın kahir ekseriyetin nezdinde itibar görmeyecektir.

Bir başka hayati konu da; yerel değerlerin hangi zeminde gelişebileceği meselesidir. Malum yurtdışında ve halkımızın bir kısmının zihninde Türk mutfağı dediğimizde “döner ve lahmacun”la sınırlı bir algı var. Ama Türk mutfağının zengin ve geniş alanında döner ve lahmacunun tırnak ucu kadar bir yer işgal edeceği de malumdur. Benzer bir durum bugün Türk müziği için de geçerlidir. Bir yandan, kamu kurumları ve bürokratik kafa belirli bir alanda ve kendi doğruları çerçevesinde Türk müziğinin gelişimine imkan vermiştir. Bunun somut örneği olarak Aşık Veysel, bir cumhuriyet projesi olarak karşımızda durmaktadır. Otorite kaynağın önünü kesmiş ve istediği kanalların önünü açmıştır. Ortaya da onun istediği bir şey çıkmıştır. Ama kaynak vardır, kirletilmeye çalışılsa da, önüne setler konulsa da akmayı sürdürmüştür. İşte Muharrem Ertaş oğlunun dilinden hala çığırmaktadır.
Diğer yandan topluma dayatılan küresel dünya orjinale, farklıya kapalıdır. Herkesten tek tip olması, benzer davranması beklenmektedir. Böylelikle orjinale, özgüne rağbet azalmaktadır. Ama bir yandan da küçük bir kesimde dahi olsa yerel ve orijinal değerler, orijinal haliyle sürdürülmeye çalışılmakta ve yüksek bedel ödemeye hazır alıcısı olmaktadır. Burada gelişme, otoritenin şekillemeye çalışmadığı, gölge etmediği ve ön açtığı bir zeminde olabilir.
Öte yandan özgün değer sahipleri sunum konusunu, yapılanı doğru pazarlama konusunu hep göz ardı etmişlerdir. Bu aslında bir anlamda küresel baskı mekanizmasına da bir başkaldırıdır.
Dayatmaya kendi silahıyla cevaptır. Bu meselenin zamanla anlaşılabileceğini düşünüyorum.

Selamlar…

Yorumunuz gönderiliyor...

Yorum yazın


Bu yoruma e-posta abonesi ol