Çayıra salamazsın
Gennaration’un 5. sayısında, Web 2½’dan bahsettim. Yazılımların bizi ne kadar deşifre ederse hayatımızı o kadar kolaylaştırdığından dem vurdum. Sonra 18. sayısında, “Kimin seçimi?” diye sordum. “Endişem odur ki biz, gerçekleri anlamak için ısrarcı olmazsak gelecekte bizi yönetenleri Facebook, Google, Amazon seçecek. Bizim için en iyisinin onlar olduğuna inanacağız. Kendi seçimimiz sanarak…” diye de kendi sorumu yanıtladım.
Uzun zamandan beri “Her şey internette var” klişesi tekrarlanıyor. Doğru, herşey internette var, ama internetteki herşey doğru değil.
Son dönemlerde ilginç ve unutulmaz örnekler yaşadık. Libya’da iç savaş başladı. Sosyal mecraların iç savaştaki önemi tartışıldı. Bu sırada Kaddafi’nin Venezuela’ya kaçtığı yazıldı sosyal mecralardan birinde. Çığdan hızlı büyüdü bu haber. TV’ler hemen yayınladı. ABD Dışişleri Bakanlığı bile “güvenilir bir kaynaktan aldığımız habere göre…” dedi. Venezuela hemen “Bize gelmedi. Ayrıca, gelse de almayız” diye fikrini belirtti. İki gün sonra Kaddafi’nin oğlu “Babam iş başında. Harekatı yönetiyor” diye açıklama yaptı. Sonra Kaddafi TV’de görüldü.
Aradan aylar geçti. Kaddafi yine Libya’da. 19 Temmuz’da ABD’nin kendisiyle görüştüğü açıklandı. Bize gelince… Sosyal mecraların savaştaki etkisi deyince, bu örneği de listemize ekledik.
Bir benzerini İbrahim Tatlıses’in hastanedeki yan odasından naklen yayın yaptığını söyleyen kişide yaşadık. Örnekler, günlük rüzgarları fırsat bilip bir sürü saf(!) okuyucuyu ve re-tweet’leyiciyi peşinden sürükleyenlerle sınırlı değil.
Bilimsel konularda da yanlışlar artıyor. Vikipedi’de ‘müşteri odaklılık’ konusuna baktım. Yanlışlarla doluydu. (25 Temmuz’da bir kısmını düzeltebildim.) Dilbilgisi hataları bir yana, kavram da konuyla hiç ilgisi olmayanlar tarafından yazılmıştı. Benzer yanlış örnekleri sıralasak, bu yazı okunmayacak kadar uzar.
Yani, her şey internet’te var ve okullara gerek yok diyenleri acı sürprizler bekliyor. Yanlış öğretilerle donanıp çıkacaklar sahaya. Yanlış bildiklerini hiç kabul etmeyecekler muhtemelen. Onları geçtim, çoğu hakkında pek umutlu değilim. Hani, “Doktor ne yerse yesin dedi” gibilerden… Ama, 2010 sonrası doğanları ne yapacağız?
Onlar internette doğuyorlar. Doğmadan önce ebeveynleri uygun site adı var mı, diye bakıyor. Önceden alındıysa, çocuklarına başka isimler koyuyorlar. Daha anne karnındayken naklen yayına başlanıyor. Sonra, oyuncağı sosyal mecralara aktarıyor bebek ne yaptıysa… Anne-baba da boş durmuyor elbette. Her anını birlikte yaşıyoruz, birlikte büyüyoruz.
Evdeki aletleri hemen öğreniyorlar. Küçük yaşlarda internete dokunmaya başlıyorlar. Tablet bilgisayara el koyuyorlar. Çoğunlukla ikincisi alınıyor anne-baba için. Alışıveriyorlar. TV’de beğenmediği programı değiştirmek için ekrana dokunup, sayfa çevirme hareketi yapan çocukları biliyoruz.
Bu çocuklar, aile denetiminden hızla uzaklaşıyor. İnternet’te yaşamaya başlıyor. Öğretmeninin, hatta anne-babasının söylemesinden önce, internet onlara söyleyecek. Bazen doğruyu, ama çoğunlukla yanlışı…
Her baba yaşamıştır. Çocuk bir konuda aşırı şekilde iddia eder. Söyledikleri yanlıştır. Anlatınca dinlemez. Hatta anne-babayı yargılar. “Nereden biliyorsun?” “Evladım, senin dediğin şey tam benim uzmanlık konum. Yıllardır o konuda bilgi satarak, danışmanlık vererek para kazanıyorum. Benim dediğim gibi olmadığını nereden biliyorsun?” Yanıt ilginçtir. “Sınıfta yanımda oturan arkadaşım söyledi.”
Şimdi bu olguyu, çocuklar küçük yaşlardayken göreceğiz. Bizimle tartışırlarsa, belki düzeltebiliriz. (Bu nedenle Kimin seçimi yazısında ‘gerçekleri anlamak için ısrarcı olmak’tan söz etmiştim.) Ya bizimle konuşmazlarsa ne olacak?
Anne-babalar ve anne-baba olmayı düşünenler. Size çok kötü bir haberim var: Sizden önceki bazı nesiller gibi, çocuklarınızı öğretmene teslim edip rahata eremeyeceksiniz. En azından, gerçekleri ve doğruları öğrenmesini istiyorsanız, işiniz zor.
Onların internet yaşı küçüldükçe, yanlışlardan korunmaları gereken yaş da azalıyor. Gerçekleri sorgulamayı, dolduruşa gelmemeyi, haberlerin arkasında nelerin olabileceğini, birkaç kaynaktan doğrulatmadan inanmamayı öğretmeniz gerek. Bunu başkasına bırakırsanız, sizin değil başkasının gerçeğini doğru sanabilir.
Düşünüyorum da, okullar öncesi devirlere doğru gidiyoruz galiba. Ya dedesi, dayısı, halası veya anne-babası yetiştirecek ya da bir ustaya emanet edilecek. Sokrates’in Platon’u, Platon’un Aristo’yu yetiştirdiği gibi… Eğer çevrede bir Sokrates yoksa, iş size düşecek.
Özgür düşünen, yaratıcı bir çocuk mu büyüteceksiniz? Yoksa, anlamını bilmediği bir ideolojinin peşinde giden, başlangıçta belki sizin, ama sonra başkasının yörüngesindeki mayına dönüşebilecek birini mi? Genç anne-babalar, işiniz çok zor olacak. ‘Saldım çayıra, mevlam kayıra’ devri bitti.
Uğur Özmen
İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi


Yorumunuz gönderiliyor...
Yorum yazın