Ey ruh, geldiysen ortaya çık!
Bazen bildiklerimin hepsine sırtımı dönmek istiyorum Niyan. Kendime ait bir dünyada, saçma sapan kahve fincanımla ve tertemiz bir kafayla düşünmek istiyorum.
Sana hiçbir şey anlatmak istemiyorum. Senin bana anlattıklarının keyfini çıkarmak istiyorum. Cümleleri okumak istemiyorum. Kuralları uygulamak istemiyorum. Doğruları duymak istemiyorum.
En çok markalara acımaya başladım. Kendimi onların yerine koyuyorum. Her yanımdan çekiştirilmek hoşuma gitmeyebilirdi. İnsanların egolarının elinde oyuncak olmak istemeyebilirdim. Benim nasıl iletişim kuracağıma, reklam müdürü, ajans başkanı, kreatif direktör, yazar, çızar karar veriyor ve bu kalabalığın her biri de en iyi kendisinin bildiğinden emin görünüyor.
Durun diye bağırmak isterdim. Bağdaş kurup oturun. Kulaklarınızı “Ondan daha iyisini söylemeliyim” diyen sese tıkayın. Ödüllük iş yapmalıyım diyen de bir süre sussun. Ruhumun sesini dinleyin. İletişim kurmamı istiyorsanız, bana biraz hassas davranın. Taşıyamayacağım yükler yüklemeyin. Amacımdan saptırmayın.
Sen benim öyle dediğime bakma! Bu ruhun sesini bağdaş kurup oturarak dinleyemeyiz elbette sevgili arkadaşım, junior güzelliğim. Doğruları, kuralları, öğretileri bilmek lazım. Ustaları dinlemek lazım. Öğrenmeye doymamak lazım. Yumruğu en sağlamından çakmak için bilmek şart. Yoksa sağa sola kayar, tam gözünün ortasından vuramazsın.
Bana gıcık ol Niyan! İçini bir hırs kaplasın. Hepimize gıcık ol. Kendini koru, kolla, güzelleştir. Sana Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Odası’ndan sesleniyorum.
Nasıl da anlamsız kurallarla düşürülmüşüz!
Biz, doğanın değil eğitimin aptalları
Aklın tüm gelişmelerinden alıkonulmuş;
Sıkıcı, bildik ve tasarlanmış;
Biri öbürlerinin arasından sivrilse
Daha canlı bir düş gücü ve hırsın etkisinde,
Öylesine güçlü gelir ki karşı güçler
Başarı umudu asla korkuları dengeleyemez.
Sen zeki kızsın Niyan! Bu yazdıklarımı kendime yazdığımı anlamışsındır. Bir süredir ruh çağırıyorum ben. Sesimi arıyorum. Kütüphanemi yerleştirdim. En sevdiklerimi yan yana dizdim. Göz hizama yerleştirdim, onlarla konuşabilmek için. Öyle mutlu oldum ki anlatamam. Şimdi geceleri evdeki herkes uyurken bir sohbet tutturuyoruz. Dün gece hep bir ağızdan konuştular. Birbirine muhalif bunca sesi içimde barındırdığıma şaşırdım. Onlara bayılıyorum. Canetti sağa sola tokatlar attı. Ben de nasiplendim. Illich ile sohbeti başka akşama ertelememe neden oldu. Bu kadar tokat yetmişti. Malina… Ah Malina… Her sayfada aşk uğruna kendinden bile isteye vazgeçen zehir gibi zeki bir kadın… Hemen yanı başındaki İmza Toplayan Adam, onun aşkına burun kıvırdı. Kimin aşkı kimi döver diye düşündüm. Sonuçta öbürü de her şeyi satarken, gözden düşmüş sevdiğinin –ki onu hiç görmemişti- imzasını satmıyordu sonuçta. Sonra bir şiiri defalarca okudum.
“Bilmiyorum kalmış mıdır adresini yüzlerinde taşıyan insanlar
Hâlâ bir umut var mıdır
Çıkmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde
Ne çıkmaz sokaktayım ne de mutsuz
Sadece rüzgârlardan daha güçlü olmak istiyorum o kadar
Açık denizlerde nice yolculuklara yelken açarken
Kış güneşinin mutlu ettiği bir kedi gibi mutlu, emin, tasasız
Sere serpe ve keyifli olmak tek isteğim ve dileğim
Senin ve benim, yani bizim için…”
Murathan Mungan’ın ‘Mırıldandıklarım’ adlı şiirinden.
Saçma sapan kahve fincanımın yanına, daha kendine güvenli duran mor halkalı su bardağımı koydum ve yarı temiz bir zihinle, sana bugünkü kıssadan hissemi söylüyorun Niyan! Markaları sevelim koruyalım! Hedef kitleyi içimizde taşıyalım. Ve ruhumuzu atmayalım/satmayalım/unutmayalım. Yumruk havaya! Kendine iyi bak çakal! İzinliymişsin. Gazetede okursun artık.


Yorumunuz gönderiliyor...
Yorum yazın