http://www.gennaration.com.tr/wp-content/themes/press

A. SELİM TUNCER
A. SELİM TUNCER
22 Nisan 2011
0 Yorum

PAYLAŞ

Gökten üç elma düştü; biri sana, biri bana, biri de…


[1-2] Rab bir gün Amittay oğlu Yunus’a, “Kalk, Ninova’ya, o büyük kente git ve halkı uyar” diye seslendi, “Çünkü kötülükleri önüme kadar yükseldi.” [3] Ne var ki, Yunus Rabbin huzurundan Tarşiş’e kaçmaya kalkıştı. Yafa’ya inip Tarşiş’e giden bir gemi buldu. Ücretini ödeyip gemiye bindi, Rab’den uzaklaşmak için Tarşiş’e doğru yola çıktı. [4] Yolda Rab şiddetli bir rüzgar gönderdi denize. Öyle bir fırtına koptu ki, gemi neredeyse parçalanacaktı. [5] Gemiciler korkuya kapıldı, her biri kendi ilahına yalvarmaya başladı. Gemiyi hafifletmek için yükleri denize attılar. Yunus ise teknenin ambarına inmiş, yatıp derin bir uykuya dalmıştı. [6] Gemi kaptanı Yunus’un yanına gidip, “Hey! Nasıl uyursun sen?” dedi, “Kalk, tanrına yalvar, belki halimizi görür de yok olmayız.” [7] Sonra denizciler birbirlerine, “Gelin, kura çekelim” dediler, “Bakalım, bu bela kimin yüzünden başımıza geldi.” Kura çektiler, kura Yunus’a düştü. [8] Bunun üzerine Yunus’a, “Söyle bize!” dediler, “Bu bela kimin yüzünden başımıza geldi? Ne iş yapıyorsun sen, nereden geliyorsun, nerelisin, hangi halka mensupsun?” [9] Yunus, “İbraniyim” diye karşılık verdi, “Denizi ve karayı yaratan göklerin tanrısı Rabbe taparım.” [10] Denizciler bu yanıt karşısında dehşete düştüler. “Neden yaptın bunu?” diye sordular. Yunus’un Rab’den uzaklaşmak için kaçtığını biliyorlardı. Daha önce onlara anlatmıştı. [11] Deniz gittikçe kuduruyordu. Yunus’a, “Denizin dinmesi için sana ne yapalım?” diye sordular. [12] Yunus, “Beni kaldırıp denize atın” diye yanıtladı, “O zaman sular durulur. Çünkü biliyorum, bu şiddetli fırtınaya benim yüzümden yakalandınız.” [13] Sonra Yunus’u kaldırıp denize attılar, kuduran deniz sakinleşti. [16] Bu olaydan ötürü denizciler Rab’den öyle korktular ki, O’na kurbanlar sundular, adaklar adadılar. [17] Bu arada Rab Yunus’u yutacak büyük bir balık sağladı. Yunus üç gün üç gece bu balığın karnında kaldı.

Bundan beş altı yıl önce bir pazarlama profesörü dostuma dinlerle pazarlama arasında çok yakın ilişkiler tespit ettiğimi, bunun akademik bir tezin konusu olabileceğini söylemiştim. Dostum, bu konu üzerinde hiç düşünmediğini, ama ilgileneceğini ve gerekirse öğrencilerinden birine tez konusu olarak tavsiye edebileceğini belirtmişti. Sonradan takip etmediğim için gerçekten ilgi gösterilip gösterilmediğini bilmiyorum.

Tabii ben hocaya bu öneride bulunduğumda Jan Hofmeyr adındaki din psikolojisi doktorunu tanımıyordum. Cape Town Üniversitesi’nden din psikolojisi doktorası ile 1979’da mezun olan Dr. Hofmeyr, 1985’te geliştirdiği din değiştirme teorisini, “The Conversion Model” adı ile pazarlama araştırması modeline dönüştürmüş. Hofmeyr, 2005’te Uluslararası Marka Direktörü olarak Synovate’e katılmış. Synovate bünyesinde, marka değeri ve iletişimin etkisinin ölçümlenmesi konusunun kökten değişimine destek veren Hofmeyr, bu dönemde “Brand Value Creator TM” modelini geliştirmiş.

10-11 Aralık 2009’da Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda gerçekleştirilen 10. Pazarlama Zirvesi’inde tarihteki en iyi sosyal stratejistlerin dini liderler olduğunu vurgulayan Dr. Hofmeyr şunları söylemişti: “Özellikle Amerika’da başarılı olmak ve dini organizasyonlar arasında çok güçlü bir ilişki var. Bazen insanlar bana ‘Bu fikir nereden geliyor’ diye soruyorlar. Eğer gerçekten dinin bazı bölümlerine bakarsanız, örneğin Hz. İsa, Hz. Musa, Hz. Muhammed gibi büyük dinlerin peygamberlerine bakarsanız en iyi pazarlama stratejilerini kullanmışlardır. Bunlar tarihdeki en iyi sosyal stratejistlerdir. Onlar toplumları, kültürleri, insanları çok iyi anlamışlardır. Mesajın nasıl önem kazanacağını görmüşlerdir. Bana göre pazarlama ve din arasındaki ilişki çok açık.”

Din ve pazarlama ilişkisine dikkat çekenlerden biri de Martin Lindstrom olmuştu. The Brand Age’in Şubat 2011 tarihli sayısındaki “Markalamada Dini İlhamlar” başlıklı yazısında da aynı konuya değindi: “Sevelim ya da nefret edelim, kabul etmek gerekir ki marka dünyası her geçen gün biraz daha dinsel dünyadan esinlenmeye devam ediyor. Dinler, markaların önünde uzanan yıllar boyunca nasıl evrileceklerine dair çok güçlü bir yol haritası sunuyor. Markaların yapması gereken tek şey, dindarlığı yaratan kadim unsurları incelemek. Bazı durumlarda bu öylesine güçlüdür ki, markalar marka olmaktan çıkıp bir yaşam tarzı haline dönüşürler.”

Lindstrom, bu yazısında konuyla ilgili yaptığı bir araştırmadan da söz ediyor: “Araştırmam çok güçlü on kriterden oluşan bir listeyle sonuçlandı. Marka açısından ele aldığım için bu listeye On Emir demek istedim, ama yayıncım bunun sınırları fazla zorlamak olacağını düşündü. Öte yandan ilginç olan, dinle marka dünyası arasındaki şaşırtıcı ve çok güçlü paralelliklerin varlığı. Yanlış anlamayın. Dinin markalamadan bir şeyler öğrendiğini ima etmek gibi bir niyetim yok, ama markalamanın din dünyasından çokça esinlendiğini rahatça söyleyebilirim.”

Araştırmasının sonunda bulduğu on bileşeni ise şöyle sıralıyor Lindstrom: (1) Ait olma duygusu, (2) ileriyi gören vizyon, (3) düşmanlığın gücü, (4) özgünlük, (5) tutarlılık, (6) mükemmellik, (7) semboller, (8) gizem, (9) ritüeller ve (10) duyusal cazibe.

Lindstrom, sanıyorum On Emir’le benzerlik kurulmasını sağlamak uğruna bu bileşenleri onla sınırlayarak dinlerle hikaye arasındaki ilişkiyi biraz gürültüye getirmiş ve bunu “gizem” başlığı altına sıkıştırmış. Oysa hepimizin bildiği gibi dini kıssalar, istisnasız bütün dinlerde dini mesajların iletilmesinde çok önemli bir işlev görmektedir. Yazının başındaki Tevrat’tan yaptığım alıntıyı küçük bir örnek olarak paylaştım. Nitekim Kuran’da da birçok mesaj kıssalar üzerinden verilmiştir. Yaratılış kıssasından tutun, Habil ve Kabil’in çatışması, Hz. Musa’nın asasının ejderhaya dönüşmesi, Kızıldeniz’in ortadan ikiye yarılması, Hz. Süleyman’ın kuşlarla konuşması, Saba melikesinin tahtıyla bir yerden bir yere gitmesi, peygamberlerin ve çeşitli toplumların yaşadıkları olaylara kadar birçok kıssa bu amaçla kutsal kitabın anlatısı içinde yer alır.

“Kıssalar insanı adeta gerçekleştiği zaman ve mekana davet eder. (…) Kıssaların bireyi geçmişe daveti dışında, bireyin kıssayı kendi bulunduğu zaman ve mekana davetinden de söz etmek mümkündür. Birey içinde bulunduğu durumu kıssada anlatılan olayla veya kendisini kıssa kahramanı olan şahısla özdeşleştirdiği durumlarda kıssayı bugüne davet eder. Kıssadan almış olduğu hisse veya model şahısla kendi içinde bulunduğu duruma çözüm üretmeye çalışır. Kıssanın bu gücünden faydalanan birey, hem içinde bulunmuş olduğu problemi çözmüş hem de iç huzurunu yakalamış olur.” (Asiye Yılmaz, Kuran’daki Kıssaların Din Eğitimi Açısından Değerlendirilmesi)

Bu sayımızda kendisiyle yaptığımız söyleşide de Temel Aksoy şöyle diyor: “En modern ofislerden en ‘maço kahvehanelere’ kadar her yerde, hepimiz aynı öykülerle heyecanlanır, umutlanır, öfkeleniriz. Öykülerden anlam çıkarır, ilham alırız. Bu öyküler bizi birbirimize bağlar.”

Geçmişten ve kültürlerin zengin derinliğinden alacağımız/almamız gereken hisseler tükenecek gibi değil.

DİĞER A. SELİM TUNCER YAZILARI

Yorumunuz gönderiliyor...

Yorum yazın


Bu yoruma e-posta abonesi ol