http://www.gennaration.com.tr/wp-content/themes/press

YUNUS BARAN
YUNUS BARAN
24 Temmuz 2011
0 Yorum

PAYLAŞ

Herkes rengi rengine


İletişimde süreklilik en önemli unsurların başında gelir. Bu süreklilik, devamlı iletişim yapmak anlamında da kullanılabileceği gibi söylenmesi gereken aynı mesajları ısrarla söylemek ve bir tercihten kaynaklanan vazgeçişlerin yansıması olan konumlandırma mantığıyla davranmak biçimi de olabilir.

Sürekli olan iyidir. “Az da olsa sürekli yapılan makbuldür.” özdeyişini de bu bağlamda herkes bilir.

Günümüz dünyasında sürekli bir iletişim bombardımanı altında olduğumuz bir gerçek. Zevklerimiz, duygularımız, kişiliğimiz, sözlerimiz, renklerimiz ve beklentilerimiz günden güne değişirken bu sürekliliğin neresinde duracağımız gerçeği, aklımı kurcalayan önemli bir konu.

İnsan hayatı, evrelerden ve devrelerden oluşuyor.

Günler, haftalar, aylar, yıllar, mevsimler, çağlar ve daha birçokları…

‘Geçen senenin modası’ dediğimiz şeyler sürekli değil.

Geçen senenin renkleri de öyle.

‘Geçenlerde ısrarla savunduğumuz’ fikrimiz de keza.

Peki, tüm bu değişen şeylerle dolu hayatımızdaki marka iletişimleri, neden hep sürekli?

Sorarım size neden?

Fontları değişse de, formları yenilense de, iletişim kodları revize edilse de neden markaların renkleri hep aynı?

Sesli düşünerek durumun empatisini kuruyorum.

Kendimi, ısrarla rengimden taviz vermeden fikrimi savunduğum ve onu karşımdakine kabul ettirdiğim kişinin yerine koyuyorum. Fikrimi kabul ettirdim. Mutluyum. Süper.

Ardından yine empati kuruyorum.

Bu kez de kendimi, -gerekirse renk ayarlarımla oynamak pahasına dahi olsa- fikrimi beğenmeyen kişinin yerine koyuyorum. Tam fikrimi kabul ettirecekken olmadı. Fikrimi kabul ettiremedim. Mutsuzum. Ne kötü.

İlk vakada, geçen senenin rengini sunmuştum ve ısrarlı bir şekilde geçen senenin modasını savunmuştum. Zor da olsa karşımdakinin beğenisini sağladım. İletişim mesajımı ısrarlı bir şekilde tekrarladım. Çünkü ben tutarlıydım. Belki sadece bir yıllık, belki de onlarca yıldan süregelen bir tarzım vardı ve o açıkça belliydi. Stilim ve rengim aynıydı. Karşımdakiyle – içten olup olmadığını bilmediğim; fakat içtenlikle olumlu olmasını umduğum – bir renk uyumu yaşadık; birbirimizden iyi elektrik aldık.

İkinci vakada, bu senenin rengini sunmuştum ve ılımlı bir şekilde onu savunmuştum. Fikrimi beğendiremediğim gibi kendi rengimden de oldum. Emek harcadım. Oysa ben yenilikçiydim. Belki de taklitçi. O kadar renk karmaşasının arasında özgün olamamıştım. Belki taklitçi gibi de algılandım. İletişim dünyasına bir kırmızı da ben çaldım. Belki de geçen senenin rengiyle devam etseydim çok daha iyi sonuçlar alırdım. E, hani nerede yenilikçi durmak, nerede sürekli olmak?

Belki de kırmızı değil de mavi demeliydim.

Çünkü, geçen sene vitrinler boydan boya maviydi. Ya da o gün onun ruh hali o renkti. Hadi abartalım; belki de rüyasında deniz görmüştü. Bırak yıldan yıla değişmeyi; günden güne, belki de saatten saate değişiyordur fikirleri.

Ne zor iş şu renkleri sürekli kullanmak.

Hayatında kırmızı bir tek gömleği bile olmayan bir adama nasıl oluyor da kıpkırmızı bir iletişim yapıyoruz?

O renkle nasıl oluyor da onun iştahını açıyoruz?

Belki de içine modası geçmiş bir dolu renk katarak cümbüş yaratıyoruz. Vitrine koysan satılmayacak bir ürünü, rafta yine ona satıyoruz.

Etnografik, sosyolojik, psikolojik bir paradigma girdabında onu nasıl oluyor da bu denli iyi tanıyoruz?

Her rengin anlamı bu kadar basit mi ya da ne renk olursa olsun, karşımızda yine aynı şeyi mi görürdük?

Karşımızdakinin tüm “hayır”larını nasıl oluyor da “evet”lere çeviriyoruz?

Günümüzde, davul bile dengi dengine vurmazken nasıl oluyor da herkes rengi rengine uyuyor?

Bakın siz şu renk mevzusuna! Ne de renkli bir konuymuş meğer.

Sorular, sorular…

Şimdi bir çocuk gözüyle bakıyorum ve aklımın almadığı ruh haliyle soruyorum:

Bu markaların derdi ne?

Bu renklerin anlamı ne?

Bu ne biçim iş anne?

DİĞER YUNUS BARAN YAZILARI

Yorumunuz gönderiliyor...

Yorum yazın


Bu yoruma e-posta abonesi ol