http://www.gennaration.com.tr/wp-content/themes/press

MELTEM ÖZÇELEBİ
MELTEM ÖZÇELEBİ
09 Kasım 2010
0 Yorum

PAYLAŞ

İletişimciler ve Sosyal Sorumluluk


Kimsesiz bir yaşlı olduğunuzu düşünün. Size acıyan bir ailenin verdiği derme çatma bir kulübede yaşam savaşı veriyorsunuz; minnettarsınız; sessiz sakin yaşayıp gidiyorsunuz. Bir gece uykunuzdan fırlıyorsunuz; kapıda bir gürültüdür gidiyor. Yaklaşıyorlar; bakıyorsunuz ki gelenler bir grup üniversiteli genç ve bir pitbul. İnsanları seversiniz; çekinmiyorsunuz; güveniyorsunuz. Ama içlerinden biri sizi zorla dışarı çıkarıyor; önce köpeğini size saldırmaya zorluyor. Köpek daha insaflı, istemiyor. Arkadaşları da geriye çekiliyor. Sonra o genç size tekme tokat girişiyor. Önce tekmeler yağdırıyor, sonra kafanızı eziyor ve gidiyor…

Bulutların üstünden aşağı bakıyorsunuz; neyse ki bu acı dolu anlarınızı bir güvenlik kamerası çok net olarak kaydetmiş. Polis genci alıyor, karakola götürüyor. Türkiye sizin için yürüyor… Buruk bir gülümsemeyle “En azından cezasız kalmayacak galiba” diyorsunuz. “Kaç yıl verirler acaba?”… Kaç yıl alıyor sizce? 10, 15, 20… Cevap mı? Hiç, koca bir hiç! Sadece 687 TL para cezası… Çünkü bu acıyı çeken bir insan değil, Bornova´daki bir büfecinin sahip çıktığı bir kedicik! Umarım içinizi çok karartmadım. Üzgünüm, ama sizleri daha çok etkileyebilmek için Öldürme Zamanı (A Time to Kill) filmindeki yakışıklı avukatın kapanış konuşmasındaki yaklaşımını ödünç aldım.

Peki, neden sadece para cezası? Çünkü yasalarımıza göre, sahipsiz bir hayvana eziyet “gerçek bir suç” değil! Kabahatler yasası kapsamına giriyor ve üç basamaklı bir para cezası, verilebilecek en büyük ceza. Ancak bu hayvanın bir sahibi varsa, 1-3 yıl kadar hapis cezası öngörülüyor yasalarımıza göre.

Tam da bu şiddetin “Kabahatler Yasası” yerine, Türk Ceza Yasası´na alınması konusunda, kamuoyunun çok yoğun bir şekilde imza toplama çalışmalarını sürdürdüğü bu dönemde yaşandı bu acı olay. Siz fark ettiniz mi? Birbirini tanımayan ve belki hiç karşılaşamayacak on binlerce kişi, aylardır başta facebook´tan olmak üzere internet sayesinde koordine oldu; elbirliğiyle çalıştı; olay anının videosu sitelere yüklendi; milyonlarca kişi izledi; birileri afişler hazırladı; birileri basına koştu. Birileri bu gencin okuduğu üniversite yönetiminin bağlantı bilgilerini yayımladı; adrese yüzlerce e-posta yağdı. Birileri, sessizkalmasucaortakolma.com sitesinde online dilekçe başlattı. Sonuçta, hemen o hafta sonunda İstanbul, İzmir, Ankara ve Eskişehir başta olmak üzere birçok şehirde sanatçılar ve binlerce hayvansever neredeyse eş zamanlı olarak yürüdü; televizyonlarda konuştu; yazdı ve çizdi. Bir haftada organize edildi bu kitleler. İnternet öncesinde bu kadar büyük bir kitleye bu detayda ve bu hızla ulaşmak mümkün olur muydu? Bu ilk aşamayı nasıl başardık?

Formül = Yüz binlerce duyarlı yürek + Bir ölçü “Paylaş” + Bir ölçü “Yükle” + İki ölçü “Yazdır” butonu.

İlk aşama diyorum, çünkü bu çabaların genel sonucunu almak asıl önemli olan. Henüz sonuca ulaşamadık. Bu olayı takiben, meclise bu konuda önerge verilmiş durumda. Bunu desteklemek ve takip etmek gerekiyor. Neden mi? Çünkü konu sadece hayvan haklarıyla ilgili değil. Bu hasta ruhların bir sonraki hedefi, kolayca korkutabileceklerini ve susturabileceklerini sandıkları çocuklar, engelliler ve yaşlılar olacak. Ya da bir gün trafikte el frenini çekip “Çık arabadan!” diyecekler. O kedicik kadar savunmasız kalacak belki birileri karşılarında. Abartıyor muyum sizce? Neye dayanarak yazıyorum kuzum? Resmi araştırmalar tabii ki… Hapishanelerdeki suçluların çoğunluğunun geçmişinde hayvanlara karşı en az bir suç işlediği görülmüş. Hatta bunlar, suç türüne göre değişerek %66 ile %100’e varan oranlara varabiliyor. İnanılır gibi değil! Bu kişiler o anda cezalandırılmış ve kayıt altına alınmış olsaydı birçok anne babanın kalbi bugün acıyla dolu olmazdı. Suç sarmalını ilk halkada bozmak şansına ulaşabilirdik. “Daha çok davayla mahkemeleri meşgul etmeyelim.” diyenlere soralım. Bu canileri sevdiklerinize saldırdıktan sonra mı mahkemede görmek istersiniz, yoksa önce mi? O davalar mı yoksa bu davalar mı alsın zamanımızı?

Bu kadar dramatik bir yazının bir amacı olmalıydı, değil mi? Şimdi, meslektaşlarımı, siz iletişimcileri göreve çağırıyorum naçizane. Gelin, mesleğimizi topluma geri vermek üzere değerlendirelim bir kez daha. Ben bireysel sosyal sorumluluk alanlarımı seçtim: Çevre, hayvan hakları, engelliler ve çocuklar. Sizinki de başka olsun, ne fark eder? Ama lütfen olsun ve toplumun sorunlarına “somut” katkılar sağlamak üzere çorbada tuzunuz bulunsun. Her şeyi sisteme bırakmayalım. Bizim mesleğimizin en güçlü yönü kitlelere ulaşabilmek. Bunu, sesini duyuramayacaklar için kullanalım. Karınca kararınca…

DİĞER MELTEM ÖZÇELEBİ YAZILARI

Yorumunuz gönderiliyor...

Yorum yazın


Bu yoruma e-posta abonesi ol