Kokular, tatlar, perhiz ve lahana turşusu!
“Marcel Proust’un çok yıllar önce keşfedip yazdığı gibi geçmişin anıları, kokular âleminin muhafızlığında saklanır ve her koku bir kapı açar o unutulmuş sandığınız zamanlara. Üstüne çörek otu serpilmiş pişkin pide kokusu, birçokları gibi beni de alır bir fırının kapısına götürüp bırakır. Vakit nedense sonbaharın son günleridir. Hava serincedir ve akşam inmeye hazırlanır. Kendine bir iş yaratmak isteyen yaşlı amcalarla çocukların biriktiği uzun kuyruktakiler, minare ışıkları yanmadan önce pideleri alıp iftara yetiştirebilmek için telaşlarını saklayan bir sabırla beklerler.”
Ahmet Altan’ın “Benim Allahım” başlıklı yazısı bu cümlelerle başlıyordu. Gerçekten de, bir pide kokusunun herkesin zihninde farklı farklı ne geniş dünyalar açabileceğini tahmin etmek zor değildir.
Marcel Proust, modern edebiyat klasikleri arasında yer alan “Kayıp Zamanın İzinde” adlı yedi ciltlik dev romanında, ısırılan bir madlen kurabiyenin kokusunu yüz sayfalık bir “anı”ya dönüştürerek bir “duyum”un nasıl sınırsız bir kodlama yeteneğine sahip olabileceğini göstermiştir: “Geçmişi hatırlama gayretimiz nafile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır. Geçmiş, zihnin hakimiyet alanının, kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir. Bu nesneye ölmeden önce rastlayıp rastlamamamız ise, tesadüfe bağlıdır.”
Ne derece doğrudur bilmiyorum, koku duyusunu yitirenlerde intihar eğilimi bile oluşabiliyormuş, bir boşluğa düşmüş gibi hissediyorlarmış kendilerini… Haşmet Babaoğlu, Sabah’taki köşesinde “Güzel yaşamak, güzel kokular biriktirmektir” başlıklı yazısına şu cümlelerle başlıyordu: “Üzgünüm. Hatta şaşkınım… Akşamları uzanıp yıldızları seyrettiğim sedirin iki adım ötesindeki hanımelinin kokusunu alamıyorum. Mevsimi geçti, ondandır dedim önce. Oysa dehşetle hatırladım ki, en ballı zamanında, haziranda da alamamıştım kokusunu… O halde… Eyvah! Burnum hanımeline duyarsızlaşacak, zihnim o kokunun kışkırttığı anılara açılmayacaksa… Ne yaparım ben!”
Babaoğlu’nun yazısının girişini okuduk madem, birkaç satır daha devam edelim: “Hayatımda böyle izler bırakan ne kokular var… Onları yok sayarak… Bir ömürden söz etmek mümkün mü? Sevgilinin boynunun sol yanının, o karanlık ve nemli kuytuluğun kokusu mesela! Hani insanı ya oraya çivileyen ya da ayaklarını yerden kesen koku… Bir de sardunya kokusu.. Hele akşamüstleri sulandıktan sonra çıkardıkları o koku… Yani benim için sevinç, huzur ve şükür duygusunun kokusu… Fesleğen kokusu sonra… Yani anneyle özdeşleşen koku. Benzin kokusu, asfalt kokusu ya da… ‘Bir şehri tam kalbinden vurup gitme’nin kokusu yani… Yarım yamalak da olsa, özgürlüğe benzer bir çağrının kokusu…”
Biraz daha: “Bence sadece yemeklerin değil, hayatın da tadı kokularda gizlidir. ‘Koku hamil-i hatıradır’ derler bir de… Yani koku, anıların taşıyıcısıdır. Uzun sözün kısası… Dünyayı kokularıyla kucaklamak… Hayatımız boyunca kötü kokulardan çok güzel kokular biriktirmek… Ne güzel bir armağandır. Değerini biliyor muyuz acaba?”
Yazısının sonuna bir de şöyle bir not düşmüş Haşmet Babaoğlu: “Bana yine ‘abi ya, memleket yıkılıyor, sen dandik yazılar yazıyor, domatesten, hanımelinden bahsediyorsun’ diye mail atacak delikanlıya selam ediyor, biraz etrafını koklamasını öneriyorum. Çoğunluk bunu yaptığında memleket yıkılmayacak!”
“Duyular ve Marka” isimli kitabında ne diyordu Martin Lindstrom? “Dünyaya ilişkin nerdeyse tüm kavrayışımız duyularımız aracılığıyla olur. Duyularımız belleğimizle aramızdaki bağdır, aynı zamanda bizi duygularımızla doğrudan bağlar. Işıltılı bir bahar tazeliğinin özel bir kokusu vardır. İmalatçılar bu hayatın yenilenmesi duygusunu şişelere doldurmaya çalışıyorlar. Pazarlamacılar bulaşık deterjanları, tuvalet temizleyicileri, şampuan, sabun, cam silicileri ve daha bir sürü şeyi satmak için baharla aramızdaki bu duygusal bağlantıyı kullanıyorlar.”
Pazarlamanın beş duyu üzerinden kurgulanması gerektiğine dikkat çeken Lindstrom kokuya da özel bir önem atfeder: “İlk sıfır arabanızı aldığınız günü anımsıyor musunuz? Üzerinde kendine özgü bir yeni araba kokusu vardı mutlaka. Çoğu kişi sıfır araba almanın en çarpıcı yanının ondaki yeni araba kokusu olduğunu söyler. Pırıl pırıl bir görünümün yanında, kokusu da bir yenilik ifadesidir. Aslına bakarsanız, yeni araba kokusu diye bir şey yoktur. Bu yapay bir kurgudan, doğrudan fantezi yaratan başarılı bir pazarlama oyunundan başka bir şey değildir. Bu kokuyu fabrikada görebileceğiniz yeni araba kokusu içeren aerosol kutularında bulursunuz.”
Sözcüklerdeki çağrışım prensipleri gibi, kokular arasında da çağrışımın olabileceğini düşünebiliriz. Mesela ekmek kokusu, kavramlar arası bir çağrışıma yol açabilir. Yine Lindstrom’dan okuyalım: “Marka platformunuzu olabildiğince çok duyuya hitap edecek şekilde genişletmek oldukça anlamlıdır. Burnunuza sıcak ekmek kokusunun çarptığı bir fırının önünden hiç durmadan geçtiğinizi düşünün. Bu ne kadar zordur, değil mi? Kuzey Avrupa’daki süper marketlerde taze pişmiş ekmekler dükkanın hemen girişinde göze çarpacak şekilde sergilenir. Ortalıkta bir fırının varlığını gösteren bir belirti yoktur, ama tavana dikkatlice bakarsanız, ekmek kokularını bütün mağazaya yaymayı amaçlayan vantilatörleri fark edersiniz.”
Hepimiz çevremizi saran, açıldıkça açılan, biri açılınca içinden yenileri fışkıran şifreler dünyasında yaşıyoruz. Renkler, biçimler, sesler, tatlar, dokular ve kokular… Bu unsurlar, bazan eşyanın kendi nitelikleri arasında yer alarak nesnel gerçekliğin bir parçasını oluştururken, bazan da başka kavramlara, imgelere kapı açan kodlar olarak tezahür ederler. Çoğu zaman da her iki niteliği birlikte taşırlar.
Ekmeğin kokusu, ekmekle yapışıktır ve onun bir parçasıdır. Ama aynı zamanda o koku, bizim “kayıp zamanın izinde” yol almamızı sağlayan bir anahtardır. O koku, ruhumuzu bir zaman tünelinin içine çekerek zihinsel bir seyahate çıkarır bizi… İngilizce “essence”ın öncelikle ruh anlamını taşıması, “rayiha”nın “ruh” kökünden gelmesi elbette rastlantı değildir.
Marshall McLuhan, duyuların dört ana bölüme ayrıldığını, tat alma duyusunun koku almanın bir türevi olduğunu ve tüm iletişim teknolojisinin duyuların uzantısı olarak ortaya çıktığını öne sürer. Yine McLuhan’a göre yazının bulunuşuyla insanoğlunun ilkel döneminde egemen olan işitme duyusu yerini yavaş yavaş gözün egemen olduğu bir iletişime bırakmıştır. Ona göre, iletişimde egemen olan duyunun değişmesi ile birlikte çok şey değişmiştir. McLuhan, “Gutenberg Galaksisi” adlı kitabında konuşmaya ve işitmeye dayalı sesli iletişimin, yerini okumaya ve resimleri seyretmeye dayalı görsel iletişime terketmesini, yani işitsellikten görselliğe geçişi anlatmaktadır.
Her iletişim teknolojisinin (matbaa, radyo, televizyon) insanın duyu organları arasındaki dengeyi değiştirdiğini öne süren Marshall McLuhan, basılı yazıyla dengenin görme duyusundan yana değiştiğini, elektronik teknolojileri ve özellikle televizyonun da işitme duyusunu yeniden güçlendirdiğini söyler. Hatta o, elektronik medya sayesinde insanların bütün duyuları yeniden eşit oranda kullanmaya başladığını vurgular. Doğrusu, bu vurgu, görme ve işitme duyularına ilaveten, tat alma, koku alma ve dokunma duyularını da içermekte midir, bilmiyorum. Ancak şu bir gerçek ki, en güçlü iletişim, alıcının beş duyusunun birden devreye sokulmasıyla mümkün olabilmektedir. Yani, tam bu noktada Martin Lindstrom’un uyarılarına kulak vermemek mümkün değildir elbette…
Antik dönemlerden bu yana aroma-terapi yöntemlerinin kullanıldığını, dinlerin kokulara olan ilgisini, mabetlerde tüttürülen buhurları, İslam’ın güzel koku sürmeyi sevap olarak görmesini hatırlatmadan geçmeyeyim. “Sözden söyleyenin kokusu gelir.” diyen Mevlana’yı da…
Annemizin lahana turşusundan kurabiyelerine, kuru fasulyesinden köftesine kadar çocukluğumuzda önümüze koyduğu her lezzetin kokusu, bugün duyduğumuzda bizi kayıp zamanlarımıza geri götürür. İşte o nedenle annemizin kuru fasulyesi karımızınkinden daha lezzetlidir. Yoksa hanımlar hiç alınmasınlar, o kuru fasulyeyle rekabet etme şansları hiç yoktur. Bir dilim baklavanın midemize doğru inerken verdiği lezzet duygusu, zihnimizde açığa çıkardıklarının yanında hiçbir şey değildir.
Yaş ilerleyip perhiz dönemleri başladığında, insanın içgüdüsel isteklerinde bir gerileme olur haliyle… Bu nedenle perhiz insana zor gelmeyebilirdi ama, o baklavaların, böreklerin, köftelerin, eriklerin, incirlerin ve de envai çeşit lezzet ve kokunun zihnimizde açmasını arzuladığımız dünyaya karşı zaaflar artmaya başlar. Perhiz demek, sadece börekten vazgeçmek demek değildir yani…
Tatların ve kokuların anahtar değeri, onların yarattığı gündelik haz duyumlarının kıyaslanamayacak ölçüde önündedir.
Not: Bu yazı daha önce bloğumda yayımlanan aynı başlıklı yazıdan kısaltılmıştır.
DİĞER A. SELİM TUNCER YAZILARI
- Beni ne doktorlar, ne mühendisler, ne marka uzmanları istedi de...
- Ya kültürün yaratıcısı olmak ya da estetik yozlaşmanın parçası…
- Kıldan tüyden işler!
- Görsel iletişim kodlamamızın ya hedef kitlemizde karşılığı yoksa!
- Bir idea olarak marka ve bir ideogram olarak logo...
- “Yeşile anlam vermeden sarıya anlam vermek güçtür”
- “Ölümün tasarımı” ya da “tasarımın ölümü”nden birini tercih etmek!
- Grafik tasarımda tek duyudan ötesine yönelmek
- Gökten üç elma düştü; biri sana, biri bana, biri de...
- Üretim ve üretişim


Yorumunuz gönderiliyor...
Yorum yazın