http://www.gennaration.com.tr/wp-content/themes/press

FATOŞ KARAHASAN
FATOŞ KARAHASAN
17 Haziran 2010
1 Yorum

PAYLAŞ

Savaş ve barışa Bertie Ahern ve Salma Zidane’ın gözünden bakmak…


Savaş filmleri; askerleri, şehitleri, efsane direnişleri anlatmayı sever. Politikacıların şahin veya kartal olanı makbuldur. Filmlerde mücadeleler, normal insanların yaşamadığı uzaklarda bir yerlerdeki trajediler olarak sunulur. Ölüm yüceltilir. Böylece izleyicinin gördüğü acı, kan ve gözyaşıyla özdeşleşmesi sağlanır. Egemen ideoloji, savaşı sanatla, medyayla normalleştirir, güncelleştirir. Topluma savaşın en yüce çözüm yolu olduğunu iyice öğretir.

Her kültür kendi iyisini, kötüsünü yaratır. Bazen Kızılderili kötü olur, bazen şerif… Amerikan askeri bir filmde efsaneleşirken, diğerinde ölüm makinesine dönüşür. Zamana göre, kötülerin kimlikleri, silahları ve yöntemleri değişse de iktidar savaşının önemi hep aynı kalır. Barış isteyenlerin, savaş sırasında evinde acı çeken normal insanların günlük kaygılarının şiirsel bir çekiciliği yoktur. Sıradan insanlar önemsizdir, onlara kimse dikkat etmez.

Atatürk: “Yurtta sulh, cihanda sulh!” demiş olsa da biliriz ki “Her Türk, asker doğmak zorundadır.” Kültürümüzün her katmanında savaş yaşanır. Hayatın her alanında düşmanlar bulur, en küçük fırsatta sözel veya fiziksel şiddete başvurmaktan kaçınmayız ne yazık ki.

Terör illetini ne kadar görmezden gelsek de ülkemizde önemli bir savaş yaşanmakta. Eğitime, bilime, sanata, çocuklarımızın geleceğini uygarlaştırmaya kullanılabilecek kaynaklar, savaşa ayrılıyor. Şehitler, cenazeler ve kamplaşmalarla dolu bir ortamda, öfke ve kin birikiyor. Sorunlar arap saçına dönüyor, çözüm gelemiyor.

Coğrafyamızda da durum farklı değil. Dokuz komşumuzun altı tanesinde –Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, İran, Irak, Kıbrıs– bölünme, çatışma ve savaş var. Açılımlar hayal kırıklığıyla sonuçlandıkça, gelecek hep daha karanlık oluyor, hep silahlılar kazanıyor.

Oysa Gazze’yi, Bağdat’ı, Diyarbakır’ı, Mardin’i, Kıbrıs’ı anlamak için, bakış açımızı değiştirmemiz gerek. Barışı tutkuyla arzulamalıyız; ölmeyi, öldürmeyi değil. Yaşatmayı yüceltmeliyiz. Bağıran, çağıran, gençleri savaşa süren şahinlerin değil, (aşağıdaki haberde okuyacağınız) İrlanda eski Başbakanı Bertie Ahern gibi insan canına kıymet veren liderlerin peşi sıra gitmeliyiz.

Bertie Ahern, 800 yıl süren ve binlerce kişinin ölümüne neden olan Kuzey İrlanda problemini dönemin başbakanı Tony Blair ile birlikte çözen efsanevi siyaset adamı. Barış anlaşması tarihe “Good Friday” (Hayırlı Cuma) olarak yazıldı. Ondan sonra, İrlanda nefes aldı; gelişti, zenginleşti. Ahern’in aslan yüreği, ülkesinin kaderini değiştirdi. Geçen ay, Budapeşte’de Soysal Perakende Liderler Zirvesi’nde kendisini dinleme fırsatı buldum. Güvensizliği, şüpheyi, nefreti ve düşmanlığı, sabır ve inançla yendiklerini anlattı; geleceğe umutla bakabilmenin tek yolunun birlik olmaktan geçtiğini vurguladı.

İrlanda’da “Bir elinde oy sandığı bir elinde tüfek…” diye bir söz varmış. Ahern: “Elinde tüfek olan insanlarla barış masasına oturulamaz.” dedi. Barışı müzakere etmek için, öncelikle müzakere masasına oturanların gerçekten barış istemesi gerektiğini hatırlattı.

Ahern; “Savaşı nasıl durdurursunuz?”, “Barışı nasıl sağlarsınız?” “Yan yana yaşayan aynı dili konuşan aynı caddelerde oturan insanların, çocukların, ailelerin birbirini öldürmesini nasıl engellersiniz?” diye sordu. Yanıtı yine kendisi verdi: “Barış kolay elde edilmiyor. Çok sebat etmek gerekiyor. İrlanda’da çok sofistike silahları olan sofistike bir terör örgütü vardı: IRA. Libya’dan ve diğer ülkelerden silah alıyordu. Biz önce küçük konulardan başlayarak uzlaştık.”

Bernie Ahern’in dediği gibi, insanların birbirleriyle konuşmasını sağlayabilmek için çok çaba gerekiyor. Geçmişin trajedilerinin çok güçlü bir mirası oluyor. Karşılıklı tolerans ve güven olmadan barış gelmiyor. İyi insanlar birlikte çalışmadan, kötülük yenilmiyor.

Filistin ve İsrail bir Limon Bahçesi’ne sığar mı?

Savaşı silahlı çatışmalar olmadan anlatmak da mümkün. 2008 yapımı Etz Limon, Limon Bahçesi filminin yaptığı gibi. Gerçekçi, insani, çok boyutlu ve insanı yüreğinden yakalayan Limon Bahçesi’ni mutlaka izlemenizi öneririm. Filistin-İsrail sorununun çözülmezliğini mükemmel bir alegoriyle anlatan İsrailli yönetmen Eran Riklis, Filistinli oyuncu Hiam Abbass’ın gücüyle bir başyapıt yaratmış.

Filmin ana karakteri Filistinli Salma Zidane, eşi ölüp, çocukları da kendi hayatlarını yaşamak için uzaklara gittikten sonra, tüm yaşamını tek başına evinin bahçesindeki limonları satarak sürdürmektedir. Sonra, bir anda karşısındaki eve, İsrail’in Savunma Bakanı ve onun zarif eşi taşınır. Limon bahçesinin bakan için bir tehdit olduğuna karar veren İsrail güvenliği, Salma Hanım’ın limon ağaçlarını kesmeye karar verir. Tüm hayatını adadığı, baba yadigârı bahçesini savunmak için genç bir Arap avukat bulan Salma, bir hukuk mücadelesi başlatır. Mahkeme, limon ağaçlarının bir tel örgüyle kapatılmasınıa karar verir. Salma’nın çırpınışlarına rağmen, bakımsız kalan bahçe kurumaya başlar. Savunma Bakanı’nın eşi Mira Navon durumu kabullenemez. Ve öykü çitin iki yanındaki iki yalnız kadının iç dünyasına odaklanır.

Film, Filistin-İsrail sorununa taraf tutmadan, samimi ve yalın bir dille yaklaşıyor. Biri Filistinli, diğeri İsrailli iki kadının gözünden iki tarafın sorunlarını yansıtıyor. Savaşın saçmalığını ve acımasızlığını anlatırken, basmakalıp iyi-kötü çatışmasından beslenmiyor. Zor olanı seçiyor; savaşta tüm tarafların kaybettiğini, gücün bir yanılsama duygusundan ibaret olduğunu ortaya koyuyor.

 

DİĞER FATOŞ KARAHASAN YAZILARI

1 Yorum

21 Haziran 2010 22:44

Gennaration Gazetesi | VS Magazin

[...] FATOŞ KARAHASAN Savaş ve barışa Bertie Ahern ve Salma Zidane’ın gözünden bakmak… [...]

Yorumunuz gönderiliyor...

Yorum yazın


Bu yoruma e-posta abonesi ol