Şimdi ne desem yalan olur
Bütünlük güzeldir. Uyum, ahenk, düzen (harmoni) güzeldir. Bunların yapısını teoriye dönüştürmek amacıyla yola çıkmamış elbette “Gestalt psikolojisi”ni (teorisi başka) öne süren bilim insanları. Uyum ve bütünlük gerçi aynı şeyler değil ama adeta biri olmazsa öteki olmaz denilebilecek denli yakın sayılırlar birbirlerine.
Gestalta göre, “her şeyi” bir araya getirerek, farklı şeyleri benzerleriyle gruplayarak algılama eğilimi taşıyor insan kısmısı. Aslında hayvanlarda da deneyimlenmiş bu ama “o kısmı bizi ilgilendirmiyor.” deyip geçiyorum.
Babamı tanımış olsaydınız ve hakkımda gestaltça bir fikir sahibi olmak isteseydiniz, kafanızda daha doğru bir yere koyabilirdiniz belki beni. Birbirimize hiç benzemiyor olsak bile karşıtlıklarımız üzerinden notumu verebilirdiniz kafadan. Ben yalnızken başka bir benimdir; beni ben yaptığı varsayılan unsurlarla beraberken, –bunlara çevremdeki herkes ve içinde bulunduğum ortamlar dahil– başka bir benimdir, “size göre”. Hatta bunları bilmiyorsanız çıkarsayıp “öyle biliyor” bile sayabilirdiniz kendinizi; çünkü buna ihtiyaç duyuyoruzdur kafamızdaki resmi tamamlamak için.
Analiz süreçlerinde “öğelerine indirgemeyi, bütünün elementlerin toplamından çok daha kapsamlı bir olgu olması nedeniyle eleştiren gestaltçı yaklaşım”, bunu yaparken zihinlerde benzerliklere meyleden bütünlük konseptleri oluşturabiliyor; oysa ben farklılıkların ahenginden bahsetmek istiyorum ki, günlük hayatımızda o bütünlüklere farklılıklar da dahil ve onları dışarıda bırakınca insan, imge bir türlü oluşmuyor ya da eksik ve sorunlu kalabiliyor.
Bunun bence o sorunlu vargılara açık yanı, tanımlamayı kolaylaştırıcı faktörler üzerinden kurulan bütünlük algılamalarında yakınlıkların ve benzerliklerin belirleyici olması.
Bütünlük deyince “darlık” veya “genişlik” de gelmez mi akla? “Şey”leri gözümüzde büyüterek aslında daha büyük bir bütünlüğün detaylarına takılıyor olabilir miyiz bazen? Eğer öyleyse, bütünlüğün kapsamıyla, kapsayıcılığıyla ilgili sorgulamamız gereken şeyler çıkmalıdır karşımıza; biz çemberi büyüttükçe ve aynı anda tamamını görmek için uzaklaştıkça küçülecektir de bir yandan ve kolay hazmedilir birer nokta halini alacaktır o şeyler.
Farklılıklar, farklılıklardan doğan kontrastla da oluşabilen uyum, bulunduğu evreni genişletir, onu büyütür; yerden yükseltir, atmosfer katar, başka bir dünya kurar algı merkezlerinde. Beri tarafından bakarak, “Eğer o gözle bakabilmek için antrenmanlıysa insan, gönüllü bir gönül gözüyle hazırsa buna, duyumsamaya teşne bir duyarlılık ve uyanıklıkla.” şerhini koyalım.
Oysa iç içe geçmiş monotonluklardan müteşekkil bir uyuma dahil unsurlar, birbirini yutuyor olabilir, birbiri içinde kayboluyorlardır belki; dar bir uyum arayışının küçülttüğü haliyle.
Birlik ve bütünlük denince neden dağınık görünen, birbiriyle zıt unsurlardan oluşan bir yapı değil de yekvücut olmuş, bitişik nizam, neredeyse birbirinin tıpkısı veya birbirini tamamlayan unsurların oluşturduğu bir yapı toplamı canlanır zihnimizde?
Çünkü içinde olunca insan, yeterince uzaktan bakamıyor olabilir şeylere. Yeterince uzak demek, o iklimden sıyrılabilmesi demektir insanın ya da tamamen yabancı olması; daha güzeli bir çeşit yabancı hissedebilme yeteneği geliştirmiş olması, her şeye her dem taze ve yeniden bakabilmenin istemsiz bir şartıymış gibi.
İstanbul’da yaşayan yerlisi olsun, yabancısı olsun herkes, şehre baktığında gördüğü onlarca, hatta yüzlerce olumsuzluktan bahsedebilir mesela bize, şehrin ahengini, bütünlüğünü bozan.
Oysa İstanbul’a ilk kez gelmiş bir gâvura(!) sorarsanız, şehrin güzelliklerinden bahsetmeye başlar ilkin ve yeterince uzun kalmamışsa aramızda, oldukça mutlu ve toplamda güzel hatıralarla parlayabilir gözleri; bizim şehrin ahengini bozduğuna inandığımız o ya da bu şeylerin kakafonisi, ona senfoni gibi gelmiş bile olabilir. Onunkisi daha safiyane bir bakıştır en azından. Biz ise detaylarına sıvanmış bir halde içindeyizdir ve şehri kendimizden, kendimizi de şehirden soyutlamaksızın sıyrılmak mümkün olmaz yapıştığımız yerden.
Uyum, “birbirine benzer şeylerin” bir arada bulunması demek değil; uyum, “birden fazla şeyin” bir arada bir bütünlük oluşturmasıdır diyebilir miyiz peki?
Peki, bundan bir “şey”i oluşturan parçalardan herhangi birinin “farklı” olmasının bütünün algılanmasında zorluk yarattığı sonucu çıkarılabilir mi?
Siyahla beyaz kadar birbirinden farklı iki parçadan müteşekkil bir yuvarlak, bazı kültürlerde uyumu temsil edebiliyorken olmamalı en azından; hani başları ve kuyrukları birbirine denk iki şekildir, iç içe geçmiş.
Perls ismiyle namı yürümüş Gestalt’a göre algı bir bütünmüş. Bütün, parçaların toplamından farklı ve fazlaymış.
“Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız nesneleri görüşümüzü (duyuşumuzu) etkiler. Her imgede (ayrı) bir görme biçimi yatmaz mı zaten?” Walter Benjamin diyesim geliyor ama John Berger sormuş olsun bunu da.
Ben onların yalancısıyım.


Yorumunuz gönderiliyor...
Yorum yazın