Türkçe’yi doğru okumak
Belli başlı başka dillere göre daha az sözcükle iş gören bir dile sahibiz. Bunu bir dezavantaj olarak değil de avantaj olarak görüyorum. Ortak hafızamızda örneğin iki yüz bin kelime saklamak yerine yüz bin kelime saklayıp, anlamları kelime kodlarını çözerken içinde nefes aldıkları havayı koklayarak çıkarsamak daha değerli gelir sanki bana; bunun işleri hayli zorlaştırdığı söylenebilir ama zaten ‘anlamayı’ kolaylaştıran hallerde işin içine biraz da düşünce hımbıllığı katmış olmuyor muyuz? Kolayca anlamış olmak kaşındırmaz mı bizi, kendimizde bir bit yeniği aradığımız olmaz mı hiç?
Anlamak iyidir ve değerlidir. Değerini siz teslim ettiğiniz ölçüde daha değerlidir, sadece size teslim edildiği şekliyle değil. Bu bakış açısıyla ‘anlamayı’ kolaylaştıracak denli çok kelimeye sahip ülkelerden birinde doğmadığıma memnun olduğumu bile söyleyebilirim pekâlâ, ana dilimi seviyorum.
Bazı şeyleri tartarken, çoğu derdin devası, “Neye sahip olduğun değil, onu nasıl kullandığın önemlidir.” deyişinden de hareketle, kantitatif (nicel) değil, kalitatif (nitel) bakış açılarının bizleri daha doğru sonuçlara yöneltebileceğini düşünmek mümkün.
Prof. Dr. Zeynel Kıran’a atıflı “Dilbilim Nedir?” başlıklı bir yazının “Dilsel Değer (Valeur Linguistique)” maddesinde şöyle yazıyor: “Bir dil göstergesinin değerini tek başına ölçemeyiz. Bunu ortaya çıkarabilmek için göstergeyi, parçası olduğu sisteme yerleştirmek gerekir. Göstergenin değerini komşu öğeler sınırlar. Türkçe’deki sığır ve öküz kelimeleri Fransızca’da tek bir kelimeyle, ‘bœuf’ kelimesiyle karşılanır. Dil, dış gerçekliği farklı biçimlerde algılar. Göstergeler somut nesneleri gösterse bile bir soyutlamadır ve bir dilin sözcük dağarcığı dış dünyayı kendine has kategorilere böler. Türkçe’deki ‘sığır’ kelimesi, Fransızca’daki ‘boeuf’ kelimesiyle aynı anlamdadır ama aynı değerde değildir. Değerler sistemden doğduğu için, sistem göstergeler toplamı değildir.”
Kelime dağarcığımız, daha az sözcükle iş görmeye yetmediği durumlarda ister istemez yabancı kelimeleri de kapsamaya başlar. Hatta onları Türkçe dil kurallarına göre yeniden şekillendirerek zenginleştirebiliriz dilimizi; yazarken veya konuşurken o kelimeleri de katarak harca, öyle inşa etmeye başlarız cümlelerimizi, çok katılaşırsa sulandırabiliriz hatta. Bunda bir yanlışlık yok bence.
Yeni türettiğimiz kelimelerin çoğunu yabancı dillerden devşiriyor olmamızın doğallığını şöyle açıklayabiliyorum; bir dilin özgün karşılıklar üretmesi yerine yabancı kelimelere maruz kalmasının başlıca nedeni, toplumların o kelimeleri doğuran kavramları üretmek yerine tüketmek üzere yapılanmış olmasıdır. Bunda da bir yanlışlık yoktur; kelime ithalinde…
Okuduğunu doğru anlayamamanın sorumluluğu yalnızca dile de yüklenemez elbette. “Önyargı” diye bir kavram vardır örneğin. Einstein’ın parçalanmasının atomu parçalamaktan daha zor olduğunu söylediği şeydir hani… Önyargı, insanın kendini savunma mekanizmasının bir parçası olarak bünyelere yerleşmiş durumdadır ve o yüzden ‘şey’leri ‘aslında oldukları gibi’ kavrama yeteneği, bünyenin ‘tabii’yatına aykırıdır; ilk nefes aldığımız günden itibaren biz daha ne olup bittiğini anlayana kadar, daha önce anlamışların veya anladığını zannetmişlerin kavrayışlarıyla yüklenmişizdir çünkü. İçimize daha fazla aydınlık girsin istiyorsak, anlama çabası içinde olmayı seçtiğimiz her durumda o perdeyi tümden açmak veya en azından aralamak zorundayızdır.
Önyargıyı parçalayamasak da, Türkçemiz sağolsun, isminden küçük bir kuyruk koparırmış gibi yapıp büyük kuyruğundan ayırabiliriz belki. Açığa çıkan şeye “Önvargı” demeyi önereceğim, ses benzeşmesiyle neden-sonuç ilişkisine de işaret etmiş olmayı umarak. Anlayabilmeyi sekteye uğratan düşünce parazitlerinden biri de budur diyebiliriz, karşımızdakini dinlerken veya bir yazıyı okurken söyleneni veya okuduğumuzu değil, bir yandan kendi bildiğimizi okumaya devam etmekle varabileceğimiz tek yer olduğu varsayımıyla. Prof. Dr. Ahmet İnam’ın bir yazısı bence bunu daha güzel izah ediyor, kendisi buna ‘anlamadığımızı gizleyen anlama’ diyor:
“Okuruz anlamayız. ‘Anlamadım’ demek, çoğunlukla gücümüze gider. (…) Anlamadığımızı gizleyen anlama, en tehlikeli anlayamamalardan biridir. Sahtedir. Bizi anlıyormuş rolü yapmaya zorlar. Ezberciliğe, iki yüzlülüğe iter. Bilgi ve düşünme ufkumuzu karartır, darlaştırır.” (…) “Okuruz. ‘Ne yazıyor?’ Sorarlar. Anlatırız. İşte sorun, gözümüzün satırlarda gezinmesiyle anladığımızı düşünmememiz arasındaki zamandır. Kimimiz bu anlama süreci üzerinde hiç durmadan, hemen yazıda anlatıldığını düşündüğü konu hakkında yargılamaya geçer. Yargılama başlamışsa, büyük olasılıkla, okunulanın anlaşıldığı varsayılmaktadır. Birbirimizle ilişkimizde de benzer durumlar yaşarız. Birbirimizi anlayıp anlamadığımızı düşünmeden hemen yargılamaya başlarız.”
Elbette ‘Türkçe’yi doğru söylemek’ de önemlidir. İletişimde tek tarafın gayreti ‘anlaşmaya’ yetmeyebilir, ‘anladığını zannetmek’ ne kadar zorlaştırıyorsa insanın hayatını, ‘anlaşıldığını zannetmek’ de bir o kadar suya yazar anlamı.
Güzel Türkçemiz anlatanın mahareti kadar ve hatta bazen ondan daha çok, anlayanın izanına emanet bir dildir derim, başka bir şey demem. Artık diyemem.


1 Yorum
19 Temmuz 2010 15:29
Taze çıktı fırından! – durumsama
[...] yapmak niyetinde değilim, orası buranın abisi sayılır bir yerde, dilerseniz gidin ordan okuyun, “Türkçe’yi doğru okumak” başlıklı bir yazıdır, dördüncü sayfayı geçince hemen [...]
Yorumunuz gönderiliyor...
Yorum yazın