Yemişim elmasını!
“Elimden bir elmadır düşer yerlere
yerlere bir elmadır elimden düşer” *
Bu kez hiçbirinizi ilgilendirmeyen bir aşk hikayesini hepinize anlatmak istiyorum. Yakınlarım iyi bilir, bende bir Cevdet var herkesten içeri. Bir de Cevdet’in ancak mecbur kalırsa uğradığı limon bahçeleri.
Cevdet’in gözü Zehra’da; Zehra bal dudaklı, elma yanaklı bir kızcağız. Söylentilere göre ikisinin arasında kimsenin çözemediği bir bağ varmış, yani ben dış kapının dış mandalıyım bir bakıma. Bu yüzden olsa gerek; kendimizi paralamış olsak da ailecek, her hasat zamanı Cevdet yüzünden zarar eder benim peder. Çünkü O son anda Zehra’ya kıyamayıp bir kıyak yapar, limonlar elde patlar. Elma yanaklar cümlemizi haklar.
Tabi bende dırdırlar başlar. O, ben susayım diye şiirler okur, sabahsız, günsüz veya ışıksız kalırım, iklimsiz kalırım Elmadağ sırtlarında. Bilir ki o karanlık öyle iyidir ve bana Uyar, esaslı bir aferin bekler, elmacık kemiğini uzatır sırıtarak. Tokadımın bütün mahallede yankılanmasına aldırmadan, O devam eder şiir okumaya; hatrını asla kırmayacağımı bildiği, ilişki terapistimiz Cemal Bey’i sokarak araya. Kerameti dizesinden menkul, pervasızca haykırır boşluğa doğru:
“Benim öyle elmalara karnım tok / Ben öyle elmaları çok gördüm ohooo…”
Ayıla bayıla dinlerim, içimde hep bir Ümit, ya gerçeği söylüyorsa! Hep yanımdadır ya, inanırım ben O’na… Zehra’nın kapısına da notlar bırakırım: “Bugün verdiğin elmalar, yarın gözünü tırmalar.”
Zehra öyle güzeldir, öyle kendinden emindir ki bana kulak asmaz, notlarıma yanıt olarak da, gülen yüzler bırakır Cevdet’in Adem elmasına. Cevdet bıkmadan usanmadan her akşam Zehra’sının elmalarını yutkunur kucağımda. Kucağımdan elmalar dökülür rüyalarıma. Kan ter içinde kalkarım ve Newton’ı düşünürüm. Hani ne yalan söyleyeyim, Cevdet’i değil de Newton’ı seveydim keşke dediğim olur.
Pamuk Prenses dirilir o an ve “O son elmayı yemeyecektim be abi!” diye ağlar, bir cadı kıs kıs güler usumun kuytularında. Fikrini sevdiğim bir dostum mezarından kalkar ve “A benim salağım!” der (muhtemelen salakmışımdır da o hayattayken) “Newton’ı da sevsen yine kaptıracaktın adamı bir elmaya. Var mı sende Zehra’daki yanak?”
Yine bir ertesi gündür, Cevdet’i tezgahtaki elmalarla beraber doğramak isterim aniden. Elmalı turta yapasım gelmiştir, ne bileyim dünyadaki her şeyi ezesim, suyunu çıkarasım vardır; niyetim iyicedir, kurttan kurtarmaktır elmayı da belki. Elma uğruna neler çektiğimizi uzaylılara da anlatmak isterim. Limon bahçelerime davet etmek isterim hepsini.
Tam delirip rahatlayacakken Cevdet sırtımı sıvazlar, bana en iyisi olduğumdan bahseder, benden alası yoktur o an dünyanın hiçbir yerinde. Bir de hediye koyar avcuma, yarım elma gönül alma…
Biz çocukken ve benim mücevherlerden, paradan puldan hiç haberim yokken; yan bahçedeki elma ağacına çıkıp orada saklanırdık herkesten. Birbirimize aile sırlarımızı anlatıp kıkırdardık ve aşağıda fellik fellik bizi arayan annelerimizi seyrederdik oradan. Annemin elinde terlik, benim elimde elma. Ben Cevdet’e uzatırdım elmayı, Cevdet’in eli kanardı. Zannederim bütün savaşlar da böyle anlarda başlardı. Bir yılan can verirdi içimizde, içimiz öyle birkendi.
Annem pes eder, terliğini ayağına geçirir giderdi. Elma ağacının altına bizle aynı yaşta ama biraz daha zeki ve geleceği parlak, şanslı çocuklar gelirdi. “Kutu kutu penseee elmamı yerseee…” diye bağırarak el ele tutuşur, dünya misali dönerlerdi. Kafalarına eşelek firlatırdık yukarıdan, kaçarak uzaklaşırlardı bizi köyün delisine şikayet etmek üzere.
Ergenlik çağımızda ise, Cevdet bir gün çok zengin olup, bana elmas elma alacağını söylerdi. Ben elma şekerine razıyken üstelik. “Hmm, it sounds so nice Cevdet.” derdim. Anlamazdı, ben de anlamazdım; ama bir filmde görmüştüm kadın böyle söyleyince adam onu öpüyordu.
Sırf O beni kandırmaya devam etsin diye, dünyadaki bütün elma ağaçlarını taşlamaya hazırdım o günlerde…
Her neyse, işte bu bizim hikayemiz, öyle saf öyle leziz. Biz Cevdet’le bir elmanın iki yarısı gibiyiz.
Bazı günler kafamın üstüne elmayı koyar gözlerimi kapatırım, O kalbime nişan alır ama hep ıskalar. Hedefini şaşırmış okları toplar, uçlarına elma dilimleri saplarız. Zannederim dünya da devam eder dönmeye.
Masal burada bitmez, dejavu krallığımızda her mevsim yeniden yaşanır aynı heves, aynı kursak, aynı hırs ile.
Masal bitmez ama gökten üç elma düşer sabırsızca; biri Zehra’nın yanağına, biri Cevdet’in kafasına, öbürü-haliyle-bana…
Ben ağlarken kuşları gösterir Cevdet, ben alnına bakarım elma gibi kızarmış gözlerimle.
“kuşlar hep ölürlerse elmalar düşer
elma yerde onları hep Zehra toplar.”
* Ah Muhsin Ünlü’nün ‘Kuşlar ölürlerse yere düşerler’ şiirinden…


2 Yorum
24 Temmuz 2010 12:01
Meymey
Tebrik ederim. Bu derece kinayeli ve de teśbih dolu bir yazıyı uzun süredir okumadım:) Eline saglık, çok keyif aldım…
26 Temmuz 2010 14:54
ugur
”Niye İmalı öyleyse
Aşk mutlu bir sürgünlükse”.
Eski bir dost gibi ruhumuzu okşadı yazın,hayal getirenlerin çok olsun:)
Yorumunuz gönderiliyor...
Yorum yazın