Zavallı hikâye
Hikaye; edebi bir tür olarak hak ettiği değerin karşılığını alamayan, romanın altında ezik bir yazın türüdür. Nasıl ezilmesin birkaç sayfalık zavallıcık; o ağır ciltli, kalın romanların altında… Nasrettin Hoca eşeğe atlayıp gelmeseymiş, Ömer Seyfettin ile Kafka yardıma yetişmeseymiş, neredeyse yok olup gidecekmiş zavallı hikâye!
Hikâyeyi romanla ezmemiz yetmezmiş gibi, sözlükte de onu “aslı olmayan” olarak anlamlandırıyoruz. Kendi aramızda onu “boş işler”, “anlamsız durumlar” yerine kullanıyoruz. “Bana hikâye anlatma” diyerek, yalan yerine koyuyoruz onu. Ağır roman ve kalın sözlük arasında ezilen, bir yaprak kadar narin hikâyeye, bir darbe de dilbilgisi kitabından geliyor. “Gelecek zamanın hikâyesi” en kişiliksiz kipimizdir dilbilgisinde. Hep mazeret bildirir ve kendinden emin olamayan bir hali vardır. gelecektim, yapacaktım, görüşecektik… Sürekli “cektik, caktık” yani…
Zavallı hikâyeye hayatta neden hep kötü şeyler yüklüyoruz acaba? Ezilen, aslı olmayan, kişiliksiz, yalan hikâye!.. Ama bir taraftan da hiçbirimizin reddemeyeceği gibi, hikâyeye bayılıyoruz. 7’den 77’ye istisnasız her birimiz hem de! Binbir Gece Masalları’yla başlıyor, Binbir Gece dizisiyle devam ediyor ona olan merakımız ve bağımlılığımız.
İnsanların hayat hikâyelerini televizyon deliğinden gözetlediğimiz BBG programlarını gözümüzü kırpmadan izliyoruz. Onlardan hikâyeler dinlemeye alıştığımız dede ve ninelerimizin katıldığı rezil evlilik programlarını da! Yalan olduğunu bile bile… İzlemeyi kendimize yakıştıramasak da karşı koyamadığımız, sanki bilinçaltından gelen ilkel bir istekle…
Yalan da olsa çirkin de olsa bayılıyoruz hikâyeye. Yeter ki birisi bize hikâye anlatsın; inanmaya ve ikna olmaya dünden hazırız. Bu nedenle seçim zamanı siyasetçiler tarafından hitabet sanatının bir dalı olarak sıklıkla kullanılır hikâye. Mesela bize “yolsuzlukla mücadele” dediklerinde pek oralı olmayacağımızı; ama “tüyü bitmemiş yetimin hakkı” dediklerinde galeyana geleceğimizi çok iyi bilir siyasiler. Komplo hikâyelerini anlatmak için, yavrucağızın sütüne göz diken hırsızların hikâyesinden faydalanırlar.
Hikayeler en etkili ikna yöntemi olarak siyasetçi ve pazarlamacılara birçok fayda sağlamasının yanında, cansız nesnelere paha biçilmez değerler yükleyen sihirli bir güce de sahiptir. Mesela, hikâyesi olmayan bir yüzük ancak metalinin ayarı ve taşının karatı kadar değere sahiptir. Ama bu yüzük, büyük büyük babaannenizin yüzüğüyse babaannenizin ve annenizin evliliklerine ve yüzlerce yıllık hikâyelere tanıklık ettiyse paha biçilmez bir değere sahiptir. Tüm Fenerium mağazalarında bulabileceğiniz orijinal bir Alex de Souza formasını, maksimum 100 TL’ye alabilirsiniz. Ama bu forma; Alex’in Arena Stadı’ndaki ilk derbide, son dakikada havada asılı kalarak Galatasaray filelerini havalandırdığı zaman üzerinde olan formaysa değeri çok daha fazladır.
Zavallı hikâyeye hem hiç hak etmediği kötü anlamlar yüklüyor hem de onu çok seviyor ve ondan faydalanıyoruz. Bir taraftan onu küçümserken, diğer taraftan da derinden gelen bir bağımlılıkla bağlıyız ona. Bir yaman çelişki yumağı içerisinde debeleniyor beyinlerimiz. Acaba neler yatıyor bilinçaltımızın çarşafı altında? Genellikle gerçekliğini reddetmek istediği şeylere karşı uygular bilinçaltımız bu “çelişki” taktiğine dayanan savunma mekanizmasını. Kendi kendimizi kandırmamızı sağlayarak, rahatlatır bizi.
Acaba hikâyeler yalan değil de gerçeğin ta kendisi mi? Yoksa hayatımız mı hikâye? O zaman zavallı hikâyeyi bu kadar küçümserken hayatı neden bu kadar ciddiye alıyoruz?


Yorumunuz gönderiliyor...
Yorum yazın